Faşizmi Yok Etmek

Her şiddet türü ateşli değildir. Zamanını bekleyen ve sonunda amacına ulaşan soğuk şiddet de vardır. Okula gidip gelen çocuklar buna maruz kalır. Anneler ve babalar televizyonda kendilerinin yok edilmesini isteyen siyasetçileri dinler. Büyükanneler yaşlı bedenlerinin bile güvende olacağını ummazlar: herhangi bir genç adam hiçbir sonuçla karşılaşmadan onlara el kaldırabilir. Polis ansızın bir gece gelip bir aileyi sokağa sürükleyebilir. Bir halkı yıllar ve on yıllar boyunca yaşamın temelleri konusunda derin bir belirsizliğe sürüklemek, soğuk şiddetin bir biçimidir. Askeri yöntemlerden ziyade yasaların birikimi yoluyla belirli bir sefalet yoğunlaşır ve kök salar. Bu yavaş şiddet, bu soğuk şiddet, diğer türden şiddet kadar incelenmeli ve anlaşılmalıdır.

Buna sistemsel şiddet de denmektedir. Burada şiddetin kaynağı bireysel bir suçtan öte kurumlar, piyasalar, yasalar, kültürel normlar, idari yönetim gibi şeyler, yani sistemlerdir. Bu sistemlerin kimi grup üyelerini diğerlerine göre daha yoksul, daha hasta, daha güvencesiz, daha harcanabilir hale getirmesidir.

Bununla sınırlı olmamak üzere, kimi örnekler aşağıdaki gibidir:

  • Sağlık sisteminin parası olana daha iyi hizmet sunması, böylelikle daha alt sınıfı daha sağlıksız hale getirmesi.
  • Kemer sıkma politikası sonucu sosyal devletin küçültülmesi, böylelikle alt sınıfların sağlık ve düzgün eğitim gibi imkanlara ulaşımının kısıtlanması.
  • Ateist veya kuir (LGBTQ) kişilerin “mahalle baskısı”, cezai yaptırım veya iş bulma imkanlarını tehlikeye atmamak için bunları saklamak zorunda kalması.
  • İşsizlik, evsizlik, bağımlılık gibi sosyal sorunların yapıcı sosyal devlet imkanlarıyla değil fakat cezai araçlarla yönetilmesi, bunun sonucu zaten dezavantajlı bir konumdaki kişilerin bu koşullara daha çok itilmesi.
  • Etnik azınlıkların anadillerini toplum içinde konuşmasının toplum veya devlet tarafından cezalandırılması, bu yüzden bunu saklamayı huy edinmesi.
  • Cinsel kimlik, din, etnisite, ırk gibi açılardan azınlık olan, bu özelliği yüzünden güvenilmez veya ahlaksız olduğu düşünülen kişilerin, “nezih” mahallelerde kiralık ev bulmakta zorlanması. Bu yüzden daha yoksul, suçun daha yaygın olduğu mahallelere itilmesi.
  • İşverenin, devletin veya her ikisinin de önlem eksikliği sebebiyle gerçekleşen işçi ölümlerinin “iş kazası” diye gösterilmesi ve hasıraltı edilmesi.
  • Trans insanların toplumdan dışlanması, iş imkanı bulamaması, para bulup yaşamak için cinsel işe zorlanması, ihtiyaçları olan psikolojik ve fizyolojik medikal imkanlara ulaşımın kısıtlanması.
  • Kadınların sürekli olarak cinsel saldırı ve erkek şiddeti tehdidi altında yaşaması, toplumun ve devletin bu konuda müttefik olmaması, onların sürekli olarak can güvenliklerini düşünmek zorunda bırakılmaları (“saat kaçta dönmeliyim ki saldırıya uğramayayım?”, “taksiye bu saatte tek binmeyeyim ki kaçırılmayayım,” “sokaktaki bu adam yürüyüş mü yapıyor, yoksa beni mi takip ediyor?”–sürekli bunun gibi olası tehditlerle yaşamak zorunda kalmak).
  • Toplumun genelgeçer fikirlerine karşı çıkan ve toplumun kabulleri açısından radikal olan birisinin, bu yüzden toplumdan dışlanması ve sosyal izolasyona uğraması.

Bu kavram, etik felsefedeki ekstrem bir durum olan faşizmi incelemek için, kimi zaman tarihi örneklere, kimi zaman kurguya, kimi zaman da olağanüstü varsayımlara dayanarak oluşturulmuş bu yazının merkezinde olacaktır. Zira sistemik şiddet güncel etik, yani ahlak teorilerinde temel bir sorun teşkil etmektedir (Galtung, 1969). Bunun sebebi, günümüzdeki çoğu “akademik” -yani oldukça araştırılarak oluşturulan- adalet teorisinin, adaletin sağlanması için devlete merkez bir rol vermesidir (Rawls, 1977). Bu teorilerde, devlet insanların yaşadıkları şeylerden dolayı geliştirdikleri şikayetler, mağduriyetler vs. için çözücü veya arabulucu konumdadır (Hall, 2015). Dahası, devlet örneğin sistemsel altyapı kurarak ve yöneterek, sağlık ve eğitim gibi kimi temel imkanları sağlayarak insanlara yaşam alanı sağlamakla da sorumludur (Nussbaum, 2011).

Soğuk şiddete yüksek derecede sahip olduğu için alakalı bir mevzu olan faşizm de güncel etik teoriler için önemli bir sorundur. Zira faşist rejimlerde devlet yaygın, ağır ve cehennemsel bir şiddetin bizatihi merkezinde bulunur. Yani adaletin sağlanması için gerekli sosyal-kurumsal merkez faşizmde çökmüştür (Paxton, 2004). Böyle bir durumda normal koşullarda kabul edilemez görülen pek çok direniş eylemi, etik olarak farklı derecelerde kabul edilir hale gelir (Delmas, 2018). Bu durum şiddete yönelik koşulsuz bir onay olmasa da, sosyal bir mesele olan adaletin merkezinde bulunan sistem amacının tam tersine işlediği için, ezilenlerin pek çok eylemi olağan koşullardaki gibi yargılanamaz. Başka bir deyişle, olağan koşullar göz önüne alınarak oluşturulmuş adalet anlayışına kıyasla, bu olağanüstü koşullarda pek çok eylem etik ötesi hale gelmiştir (Lee, 2016; Shelby, 2007).

Bunun bir örneği, İkinci Dünya Savaşı’nda toplama kamplarından özgürleştirilmiş olan kurbanların kamptaki Nazi muhafızları öldürmeleridir. Olağan koşullarda şahsi şiddete başvurarak birisini öldürmek etik teorilerde kabul edilir olmasa da, böyle olağanüstü bir koşulda sistem çökmüş olduğu için bu eylem yargılanamaz.

İçten bir şekilde hareket eden devrimcilerin şiddeti benimsemesinin altında da bu mantık yatmaktadır. Şu veya bu sebepten dolayı, var olan düzenin büyük bir soğuk şiddet ürettiğini, bunu sürdürmenin bedelinin devrimin getirdiği sıcak şiddetten çok daha ağır olduğunu, dahası sistemde içten değişim yapmanın ya imkansız, ya çok riskli, ya da çok yavaş olduğunu düşünmektedirler.

Bunu beyaz üstünlükçüsü bir tür kast sisteminin (apartayd) kurulduğu Güney Afrika’nın özgürleştirilmesi için mücadele eden devrimci Nelson Mandela’nın şu sözlerinde de görebiliyoruz.

Sayın Yargıç, bu sonuca kolayca varılmadı. Her şey başarısız olduktan sonra, barışçıl protestonun tüm kanalları bize kapatıldıktan sonra, şiddet içeren mücadele biçimlerine başvurma ve Umkhonto we Sizwe‘yi kurma kararı alındı. Bunu böyle bir yolu arzuladığımız için değil, yalnızca Hükümet bize başka bir seçenek bırakmadığı için yaptık. 16 Aralık 1961’de yayınlanan ve belgelerde Ek AD diye geçen Umkhonto Manifestosu’nda şöyle dedik, alıntı yapıyorum:

“Her ulusun hayatında, geriye sadece iki seçeneğin kaldığı bir zaman gelir: teslim olmak ya da savaşmak. Güney Afrika için de o zaman geldi. Teslim olmayacağız ve halkımızı, geleceğimizi ve özgürlüğümüzü savunmak için elimizdeki tüm imkanlarla karşılık vermekten başka seçeneğimiz yok.”

Mandela’nın yukarıdaki konuşması sıcak şiddetin nasıl da meşrulaştırılabileceğinin bir altyapısını sunuyor. İşin diğer yanında, bir de soğuk şiddet düzeninde yapılan sıcak şiddet eylemlerinin irrasyonelliği meselesi var. Filozof Slavoj Žižek, bununla ilgili olarak aşağıdaki açıklamayı yapıyor. Bu bağlamda soğuk yerine nesnel, sıcak yerine öznel diyor (italikle yapılan vurgu benimdir).

Zihinlerimizin ön cephesinde beliren bariz şiddet işaretleri, suç ve terör eylemleri, halk ayaklanmaları ve uluslararası çatışmalardır. Ama bir adım geri çekilmeyi, bu doğrudan görünür olan “öznel” şiddetin, net bir şekilde teşhis edilebilir bir failin icra ettiği şiddetin büyüleyici cazibesinden kendimizi uzaklaştırmayı öğrenmemiz gerekiyor. Bu şiddet patlamalarını yaratan arka planın hatlarını algılayabilmemiz gerekiyor (…) Buradaki püf noktası şu: öznel ve nesnel şiddet aynı bakış açısıyla kavranamaz. Öznel şiddetin, şiddet içermeyen bir boş zemin üzerinde gerçekleştiği düşünülür. Öznel şiddet şeylerin “normal” ve huzurlu halinin bozulması olarak görülür. Fakat nesnel şiddet tam da şeylerin bu “normal” haline içkin olan bir şiddettir. Nesnel şiddet görünmezdir zira bir şeyleri öznel şiddet olarak algılamamızı sağlayan temel standardı, sıfır-derecesini oluşturur. Sistemik şiddet bu nedenle fizikteki “karanlık madde” gibidir, aşırı görünür olan öznel şiddetin karşıtıdır. Görünmez olabilir ama “irrasyonel” öznel şiddet patlamalarına anlam verebilmek için hesaba katılması gerekir.

  • Žižek, S. (2018). Şiddet: Altı yan düşünce (A. Ergenç, Çev.). Encore Yayınları. (Orijinal çalışma 2008’de yayımlanmıştır)

Bunu aşağıdaki Jujutsu Kaisen sahnesini yorumlamak için kullanabiliriz. Burada, Yuji normalde etiğe oldukça önem veren birisi olsa da, Mahito’nun bitmek bilmeyen, devamlı şiddeti sonunda “irrasyonel” bir noktaya varıyor: kendinin Mahito’dan bir farkı olmadığını, onu sadece katletmek istediğini iddia ediyor.

Kabul edeceğim, Mahito. Ben senim. Seni reddetmek istedim. Söylediklerini anlamamış gibi davranmak istedim. Ama artık durum farklı. Seni öldüreceğim. Ve eğer bir gün yeni bir lanet olarak yeniden doğarsan, o zaman da seni öldüreceğim. Adını ve görünüşünü değiştirebilirsin, ama ben yine de seni defalarca öldüreceğim. Artık bunun için bir anlama ya da nedene ihtiyacım yok. Belki öldükten birkaç yüzyıl sonra yaptıklarımın bir anlamı bulunabilir. Ama eminim ki ben sadece… çarkın içindeki büyük bir dişliyim. Ve paslanıp yok olana kadar lanetleri öldürmeye devam edeceğim. Çünkü bu savaşta benim rolüm bu.

  • Jujutsu Kaisen, manga #132

Bu sahne büyük bir katarsis yaratıyor, insanın kanını kaynatıyor. Yuji ile empati yapmamak elde mi? Onca süredir Mahito’nun elinden çektiklerini hepimiz gördük. Ve Mahito ölmeyi gerçekten hak ediyordu.

Burada karanlık bir çekicilik yatıyor ve bunu başka bir kurgusal eser olan True Detective’den aşağıdaki sahne ile pekiştirebiliriz.

İşte… işte bahsettiğim şey bu. Zaman, ölüm ve anlamsızlıktan söz ederken kastettiğim şey bu. Pekala, burada daha geniş kapsamlı kavramlar devreye giriyor. Esas olarak, bir toplum olarak karşılıklı yanılsamalarımızdan dolayı birbirimize olan borçlarımız. On dört saat boyunca aralıksız cesetlere bakınca, insanın aklına gelen şeyler bunlar. Hiç bunu yaptın mı? Gözlerine bakarsın, bir fotoğrafta bile -ölü ya da diri olmaları fark etmez- onları okuyabilirsin. Ne gördüğünü biliyor musun? Onlar bunu memnuniyetle karşıladılar… ilk başta değil, ama… tam o son anda. Bu, açıkça anlaşılır bir rahatlamadır. Anlarsın ya, çünkü korkuyorlardı ve şimdi ilk kez, sadece… bırakmanın ne kadar kolay olduğunu gördüler. Evet, gördüler, o son nanosaniyede gördüler… ne olduklarını. Sen, kendin, tüm bu büyük drama–hiçbir zaman varsayımlar ve aptal bir iradeden ibaret bir derme çatma yapıdan öteye geçmedi ve sen sadece bırakabilirdin. Sonunda bu kadar sıkı tutunmana gerek olmadığını anlamak. Tüm hayatının -tüm sevginin, tüm nefretinin, tüm anılarının, tüm acının- hepsinin aynı şey olduğunu fark etmek. Hepsi aynı rüyaydı, kilitli bir odanın içinde gördüğün bir rüya, bir insan olmakla ilgili bir rüya. Ve birçok rüya gibi, sonunda bir canavar var.

  • True Detective, S01E03: Kilitli Oda

Yuji Itadori’nin Mahito sahnesinde yaptığı da Rustin Cohle’un burada anlattığı ölümün bir başka versiyonu oluyor. Albert Camus’nün Sisifos Söyleni kitabında bahsettiği bir kavramı biraz değiştirerek ödünç alırsam, Yuji, bir tür felsefi intihar ederek, kendisinin artık hiçbir önemi olmadığını ve etiği umursamadığını ilan ediyor. Bunların hepsini, kendi hayatı olan ve kendi kararlarını vermesi gereken bir birey olmanın getirdiği yükü üstünden atıyor ve kendisini şiddetin kollarına bırakıyor. Kendisinden daha büyük bir karanlık nehrin için kaybolarak, şiddetli katarsisine odaklanıyor. Bu anda anlıyor ki cidden bu kadar sıkı tutunmaya gerek yokmuş, kendini bu koyu kutsamanın kollarına bırakabilirmiş.

Burada püf noktası olan şey, Yuji’nin kendini katartik bir şiddet eylemine bırakmasına rağmen, Mahito’yu yok etmenin insanların iyiliği için bir zorunluluk olmasıdır. Yani şu ifadelerin ikisi de doğrudur: (1) Yuji kendi öz-benliğinin felsefi ölümünü kabullenmiştir, zira etiği çok önemseyen birisi olmasına rağmen etik olarak görmediği, “irrasyonel”, büyük iyiden öte kişisel intikamdan güç alan bir şiddet motivasyonunu benimsemiştir; (2) İnsanların iyiliği için Mahito’nun yok edilmesi gerekmektedir. Yani, Yuji kendisini “kirletmiş” olsa da, büyük bir iyilik yapmıştır.

İşte bu yüzden başlangıçta yenildik: siz üzerimize saldırırken, hakkın bizim tarafımızda olup olmadığını kalplerimizde belirlemek için o kadar kaygılanıyorduk ki.

Burada hatırlanması gereken Yuji’nin diğer insanların iyiliğini yürekten düşünen, başkalarını hep kalbine yakın tutan birisi olmasıdır. Bu yüzden onun için bu kadar temelde etik dışı olarak gördüğü bir şeyi yapmak, zaten sadizme meyilli birisine kıyasla çok daha önemli bir şeydir. Zira ikinci grup kendisini “bu dünyayı anlamış, çözmüş” olarak sunsa da, şiddet onun için düşünüp taşınılacak bir şey değildir. Tam tersine, psikolojik veya fiziksel şiddet bu tarz bir kişinin ilk cevabıdır. Ya da en fazla ikinci. Yuji gibi birisi içinse bu tarz bir olay varoluşunun merkezinde derin bir yara açar. Bu yüzden bu kaybı göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

Bu anlatıların cazibesi, saf olanı feda ederek, kişiyi “yapılması gereken” için şiddetle kirlenmeye ama paradoksal olarak da bununla arınmaya davet etmelerinden geliyor. Baştan çıkarıcılık işte bu kirlenerek arınma, kendinden daha büyük bir şey için kendini feda etme anlatısında yatıyor. Nietzscheci bir açıdan buna Diyonizyak bir baştan çıkarıcılık diyebiliriz; kişi kendi etik, felsefi, psikolojik sınırlamalarını terk ederek bu “kendinden büyük” ve ayartıcı kokulara sahip hezeyanın içinde kaybolmaya davet ediliyor. Ulvi şiddetin getirdiği o sarhoşluk çağırıyor.

Lakin nasıl bir şiddet? Daha doğrusu, bir felsefi zihin fırtınası adına varsayalım ki, okey, sıcak şiddet etik açıdan kabul edilebilir; fakat stratejik açıdan bu nasıl yapılabilir, neye yöneltilebilir, ne kadar etkili olabilir? Bu konuda genellikle çocuksu bir spontan başkaldırı, ayaklanma, bir anda organize olabilme vs. anlatısı cevabı veriliyor. Sanki kişinin aklındaki o etik sınırı aşmak, organize olma sorununu bir anda çözüyormuş gibi bir yanılsama yaşanıyor. Toplumsal sorunlar hakkında toplumsal düşünmeyi öğrenememe, hala bunu sadece kişisel bir seçim zannetme mentalitesi devam ediyor.

Belli bir kitle organizasyona ulaşmış ve daha gerçekçi bakan bir şey için, daha önce bahsi geçen devrimci lider Nelson Mandela ve onun hareketi Umkhonto we Sizwe bu konuda bir ipucu veriyor. Mandela’nın sıcak şiddeti onaylayan söylemi onun ve hareketinin eylemlerini yansıtsa da, onlar yine de sıfırdan yüze çıkmadılar.

Stratejimiz askeri tesislere, enerji santrallerine, telefon hatlarına ve ulaşım bağlantılarına karşı seçici saldırılar yapmaktı; bu hedefler yalnızca devletin askeri etkinliğini engellemekle kalmayacak, aynı zamanda Ulusal Parti taraftarlarını korkutacak, yabancı sermayeyi kaçıracak ve ekonomiyi zayıflatacaktı. Bunun hükümeti pazarlık masasına getireceğini umuyorduk. MK üyelerine hiçbir can kaybına tahammül etmeyeceğimiz konusunda kesin talimatlar verildi. Ancak sabotaj istediğimiz sonuçları vermezse bir sonraki aşamaya geçmeye hazırdık.

  • Nelson Mandela. (2008). Long walk to freedom: The autobiography of Nelson Mandela. Hachette UK.

Burada aşamalı ve orantılı bir plan olduğu görülüyor. Soğuk, sistemik şiddetin altında geçen onlarca yıldan sonra oluşturulmuş, sistemin sağladığı değişim yolları tıkandığında artırılmış bir el. En kritik yanıysa öldürmeye teorik olarak karşı olmasa da, bunu yine de en son çare olarak benimsemiş olması. Bunun sebebi sadece evrensel bir etik endişesi değildir, zira kitlesel sıcak şiddet faşizme kendi politikalarını haklı çıkarmak için daha fazla meşruiyet sağlayabilir. Özellikle kontrolsüz ve orantısız olduğunda, veya bunların neden yaşandığının mesajı topluma net olarak iletilmediğinde.

Bu olası geri tepmenin farkında olan Mandela ve MK’nin burada dogmaları yıkmış, esnek olan, ama bir yandan da şiddetin hezeyanında kendini kaybetmemiş bir yol izlediği görülebilir. Dahası, seçtikleri sabotaj stratejisi, Güney Afrika’nın içinde bulunduğu koşulların analizi, onun ihtiva ettiği zayıf noktaların tespiti sonucu oluşturulmuştur. Yani her durumun kendine özgü koşulları olduğu gerçeğini dikkate almıştır.

Basit, kolay ve tembel bir şiddeti reddetmiş olmaları ilgi çekici. Bunu vurgulamak gerekiyor, çünkü bu tarz bir kopuş tam da faşizmin sunduğu bir şeydir. Örneğin, kısmen Almanya’nın o zamanki toplumsal sorunlarına bir tepki olarak yükselen faşizmde, onların paramiliter kuvvetleri olan Kahrevengi Gömlekliler (Sturmabteilung) kendilerini tam olarak bu şekilde sunuyorlardı. Kahverengi Gömlekliler, kendilerini ciddi bir şekilde çok zor bir şey, sonunda “olması gerekeni” yapıyor diye görüyorlardı. Ama ne yapıyorlardı? Yahudiler, kuirler, Ruslar, sosyalistler, Romanlar vs. gibi Almanya’da zaten o esnada bastırılmakta olan kesimlere saldırmak, onları dövmek, linç etmek, öldürmek (Reichardt, 2013; Siemens, 2017; Wildt, 2025). Peki, sistem tarafından reddedilen ve toplumsal hiyerarşinin altında bulunan gruplara ve kişilere saldırmanın neresinde güç yatıyor? Devlerle savaştığını iddia eden bu kişiler, neden sadece karıncaları eziyor?

Bunun bir benzeri günümüzde pek çok batı ülkesinde ve kimi bazı başka ülkelerde yükselen, online mecralarda da sık görülen, dini veya seküler envai çeşit faşizmde görülebilir. Zafer peşinde kendilerini dünyanın en zor şeylerinden birisini yapıyormuş gibi sunsalar da, hedefleri ne? Feministler, kuirler, sosyalistler, solcular, etnik azınlıklar, mülteciler–başka bir deyişle, mevcut sistemler, mevcut güç sahipleri ve mevcut çoğunluk tarafından zaten sevilmeyen, dışlanmış, nehirde yukarı yüzen kesimler.

Faşist hareketlerin baştan çıkarıcılığı da işte burada yatıyor. Bir “erkeklik” performansı sergileyerek, ne kadar zor, ne kadar güç, ne kadar fedakar bir şey yaptıklarını övüp dururken, dünyanın en kolay şeyini hedef alıyorlar: zaten geleneksel yapılar tarafından sevilmeyen grupları. Faşist hareketlerin amaçladığı bu toplumsal hiyerarşileri yıkmak değil, kendi vizyonlarına göre daha da sıkılaştırmak ve ağırlaştırmak oluyor. Elbette, bir yandan faşist liderler de kişisel güç elde ediyor. Mandela gibi mücadelecilerin farkı şu oluyor: Diyonizyak arzularına Apollonik bir form veriyorlar. Başka bir deyişle, yıkıcı olan şiddetli arzularında kaybolmak veya onu yok etmeye çalışmak yerine, onları yapıcı olan disiplin, rasyonellik ve sorumlulukla birleştiriyorlar. Böylelikle de hem yapım hem de yıkım arzusu bir projede birleşebiliyor.

Faşizm de bunu yaptığını iddia edebiliyor, lakin tek yaptığı bir mücadele yanılsaması, bir tiyatro sunmak oluyor.

Hitler’e duyulan hayranlığa karşı çıkmak gerekir; bu hayranlık, Hitler’in elbette milyonlarca insanın ölümünden sorumlu kötü bir adam olduğu, ancak kesinlikle cesareti olduğu ve istediği şeyi demir gibi bir iradeyle takip ettiği görüşüne dayanır. (…) Bu görüş sadece etik açıdan iğrenç değil, aynı zamanda tamamen yanlıştır: hayır, Hitler işleri gerçekten değiştirecek ‘cesarete’ sahip değildi; o aslında harekete geçmedi, tüm eylemleri temelde tepkilerdi, yani hiçbir şeyin gerçekten değişmemesi için hareket etti, kapitalist düzenin ayakta kalabilmesi için büyük bir Devrim gösterisi sahneledi.

Şiddetin tam da bu anlamında, Gandhi, Hitler’den daha şiddetliydi: Gandhi’nin hareketi, İngiliz sömürge devletinin temel işleyişini fiilen kesintiye uğratmaya çalıştı.

  • Žižek, Slavoj. “Disputations: Who Are You Calling Anti-Semitic?” in The New Republic. Çevrilerek.

Žižek’in bu laflarında kastedilen “oh, pasifizm tek yol” değil. Hayır, denilmek istenilen burada Žižek’in “şiddet” diye kastettiği şeyin, zulüm sistemlerine -soğuk şiddete- çomak sokan, onları yıkmayı amaçlayan eylemler olmasıdır. Bu açıdan, geleneksel anlamıyla “şiddet” kelimesiyle anladığımız şeyler olması gerekmiyor (fakat onlar olmaması da gerekmiyor).

Bu sebepsel zincirin geldiği mana, olayın sadece bir “ah bir yürek yırtılsa” mevzusu olmadığıdır. Bunlar prensip olarak reddedilmese de, düz tepkisellik faşizmden kurtarmaz. Çünkü onu anlamaz. Dahası, toplumsal meseleleri ele alırken toplumsal bağları göze almaz, bu yüzden onlara kopuk bir bireyselcilikle yaklaşır. Oysa faşizmi yenmek için, onu, toplumsal ilişkileri ve sosyal-siyasi mekanizmaları anlamak, dahası faşizmin yerel ve güncel versiyonlarını incelemek gerekir. Çünkü şiddetli tepkisellik genellikle faşizmi besleyen bir damardır. Onu takip eden pek çok kişi, faşizme karşı çıktığını zannederken, sık sık onun oluşmasına yol açan toplumsal huyları ve mantıkları birebir takip eder (örn. Amerikan faşizmine karşı çıkayım derken Rus faşizmini veya üçüncü dünya faşizmini desteklemek; İsrail ve siyonist faşizmine karşı çıkarken, neo-Nazileri desteklemek).

Bu noktada her şeyi bağlamından koparıp çocuksu bir soyutlukla sunan eğitim sisteminin bolca sahip olduğu ve insanlarda teşvik ettiği soyut, tarihsiz, bağlamsız, “ulvi” ikilemlerin sahteliğinin farkına varmak gerekiyor. Futbol takımı seçermiş gibi yapılan, “Şiddet mi pasifizm mi?” gibi safsata ikilemlerin hiçbir anlamı yok. Dahası, bu yaklaşım, bütün problemlerin çözümünü sadece soyut bir “şiddet” meselesine indirgeyerek, insanın odağını gasp ediyor. Belki de, ataerkil ideolojiyle bağlantılı olan namus kültürünün (honor culture) en ustalıklı ve sinsi vuruşlarından birisi de budur. İnsan özgürlük ararken bile, kültürünün ona çizdiği gücünü ve saygınlığını kanıtlama sınırları içerisinde hareket ediyor. Ritüelist bir anlam yüklediği, bir nevi ulvi öneme sahip olan şiddetle arınması gerekip gerekmediği, böylelikle namusunu/onurunu geri kazanıp kazanamayacağı meselesine takılıp kalıyor. (Sıcak) Şiddete yönelik, negatif veya pozitif bir kutsallaştırma yaşanıyor. Bu esnada dünya kayıp gidiyor. Bir atom gibi yalnız olan kişi, kendi aklının içindeki sınır problemiyle savaşırken dış dünya onu öldürmek için harekete geçiyor.

Bütün bunlar insanı o önemli soruya getiriyor: ne yapmalı?

Cevabı bilmiyorum. Hiçbir zaman bilmedim. Kendi gücüne güvensen de… veya güvenilir yoldaşların yaptığı seçimlere güvensen de. Sonucun ne olacağını kimse bilmiyor.

  • Shingeki no Kyojin, manga #25

Toplumlar çok kompleks sistemlerdir ve sürekli değişkenlik içindedirler. Bu konuları on yıllar boyunca çalışan ve bütün güncel gelişmeleri ve çalışmaları takip eden, sürekli olarak kendini yenileyen akademisyenlerin bile buna verebileceği kesin bir cevap yok. Ve ben de bunu okuyan kişiler de böyle bir uzmanlıktan çok uzak.

Bunu demiş olmakla beraber, evrensel veya mutlaka işe yarayacak bir çözüm olarak sunmasam da, işe yaradığını düşündüğüm üç tane maddenin farklı koşullarda yeterince dirençli sonuç verdiği kanısındayım. Dolayısıyla da bu spekülatif felsefi değerlendirmenin son kısmını oluşturuyorlar.

İlk olarak, dıştan ağır bir müdahale olmadığında, faşist bir rejime karşı toplumsal organizasyon onu yenmek için hayati bir öneme sahiptir. Organizasyon yeteneği olmayan, insanların tek başına mücadele etmeye çalıştığı koşullarda merkezi otorite haline gelmiş, oldukça organize bir topluluk olan faşist rejim yenilemez. Hiyerarşik örgütlenme bu açıdan daha kolay ve hızlı mobilizasyon, daha hızlı bilgi paylaşımı, daha güçlü altyapı desteği gibi sebeplerle önemli bir avantaj sağlıyor. Lakin bu örgütlenmenin illa ki klasik bir hiyerarşi sistemi içerisinde olması gerekmiyor (örn. parti), aynı zamanda onu 0-1 durumu yani sadece iki seçeneğin olduğu bir yok-var denklemi şeklinde düşünmemek gerek. Örneğin kişi bir hiyerarşik organizasyonun parçası olmasa da, kritik anlarda onu destekleyebilir (örn. sendika, parti ve sivil örgüt eylemleri); etrafında toplu eylem için bilinç oluşturma çalışmaları yapabilir (örn. sohbet, fanzin, blog); yerel olarak çevresindeki diğer kişilerle işbirliği yapabilir (örn. yıkımla karşı karşıya yerel bir yeşili koruma hareketi).

İkinci olarak, sadece bireysel bakış açısıyla faşizm yenilemez. Faşizm bir sistemsel sorundur ve sistemsel düşünme, sistemsel analiz, sistemsel değişim gibi şeyleri anlamayan bir hareketin onu yenme olasılığı düşüktür. Bu yüzden faşizmin ve gücün genel karakteristiklerinin yanısıra, onun mevcut koşullara özgü karakteristiklerini de incelemek, ona göre hareket etmek gerekir. Sistemin minimum eforla maksimum değişime yol açabilecek noktalarını tespit etmek, bunlara odaklanmak gerekir.

Üçüncü olarak, bunları düzgünce analiz edebilmek için kişinin öğrenmesi, kendi kabullerini sorgulaması, başkalarıyla da şu veya bu şekilde bunları konuşması gerekir. Yani kişi hem kendini hem de çevresini eğitmelidir. Bu noktada sorgulamanın “yeterli” olduğu bir noktaya ulaştığını zannetmek hayati bir yanılgı olacaktır, zira zihnin kemikleşmesi ve cehaletin kibre dönüşmesi böyle başlar. Bu hiçbir şeyin bilinemez olduğu manasına gelmez. Bunun yerine, bilgiye açık sistem olarak yaklaşmaktır. Her zaman bir şeylerin tekrar düşünülebileceği, her şeyin sorgulanabilir olduğu kabulüdür. Zira bilimlerin bu kadar iyi bilgi kaynakları olmasının sebebi de, bunu zorunlu kılan veya teşvik eden mekanizmalar kurulmuş olmasıdır (örn. dergilerde bağımsız hakemlerin araştırmaları incelemesi; var olan bir teoride açık bulan kişinin çok prestij kazanması ve bu prestiji sayesinde, araştırmaları için daha fazla fon bulabilmesi; en prestijli bilim insanlarının var olan anlayışı yıkan ve yerine yeni bir şey getiren araştırmalar yapmış olmaları). Bu açıklık, dahası onu eleştirel düşüncenin getirdiği kanıt bazlı düşünmeyle birleştirmek, bilimsel olan veya olmayan çok fazla meselede yapılabilir (ve oldukça da eğlenceli bir şeydir).

Peki bunlar çok kuvvetle yapılsa bile yeterli olur mu? Bunu kimse bilemez, ama bahsedilen sebepler dolayısıyla en azından önemli başlangıç noktaları olduklarını düşünüyorum. Bunun yanısıra, hiyerarşik organizasyonlar nadiren o topluma kıyasla marjinal, radikal, bağımsız düşünen bireylerin beklentilerini karşılar. Bu yüzden, organizasyonel kısım bir tür kişinin ruhunu kurtarma eyleminden ziyade, bireyin sınırlarının ve kolektifin gücünün kabullenildiği pratik bir zorunluluk olarak düşünülebilir.

“Faşizmi Yok Etmek” ögesine 3 yanıt

  1. TheMoonAtNight avatarı
    TheMoonAtNight

    Merhabalar, uzun bir süredir yapıtlarınızı yakından takip etsem de ilk defa soru sormak adına bir girişimde bulunuyorum. Vaktiniz olursa yanıtlamanızdan mutluluk duyarım.

    Şöyle ki makalelerinizde ve denemelerinizde beni en çok etkileyen şey, okuduğunuz eserleri yalnızca ne kadar iyi bildiğiniz değil; onlara nasıl baktığınız. Çoğu zaman metnin kendi sınırlarının ötesine geçen, eserin belki de yazarının bile hesap etmediği ihtimalleri kurcalayan bir düşünme biçiminiz var. Bunu okurken bir yandan hayran kalıyor, bir yandan da imreniyorum size.

    Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Bu bakış nasıl inşa edildi? Kendinizi bu entelektüel düzeye taşıyan okuma, düşünme, not alma, tartışma ya da başka türlü zihinsel pratikler nelerdi? Tüm bu pratikleri nasıl geliştirdiniz? Bir eseri yalnızca tüketmekten çıkıp onunla düşünmeye, hatta ondan hareketle yeni bir şey kurmaya nasıl başladınız? Yani bir eseri tüketirken onu böyle katmanlı okumayı ve ardından kendi düşüncenizi bu kadar güçlü bir biçimde kurmayı size kazandıran şeyler neler oldu?
    En kısa tabirle, bu zihinsel işçiliğin mutfağını biraz anlatır mısınız?

    Umarım bunca soruyla sizi meşgul ve rahatsız etmemişimdir.
    İyi geceler dilerim.

    1. Merhabalar, rahatsız etmek bir yana, yorumunuz gerçekten beni çok mutlu etti.

      Başka bir okur da bir süre önce aynı şeyi sormuştu ve bir yazı taslağı hazırlasam da, bir türlü bitiremedim, çünkü katılabilecek şey çok fazla olsa da hangisinin ne öncelik taşıdığına tam emin olamadım.

      Biraz biyografik bir yanıt verirsem, bütün bunlar Bleach mangasını analiz etmeye merak salmamla başladı. Zamanında onun hakkında güzel bir yazı okumuştum ve kendi cahilliğimi fark etmiştim. Okuyunca şunu demiştim: “Farkında olmadığım ne de çok şey varmış içinde! Ne kadar daha derinde!” Bu yüzden bunları öğrenmek, dahası bunları anlayabileceğim bakış açısına ulaşmak istemiştim.

      Bu noktada başkalarının yazdıklarının önemi bayağı büyük, çünkü içine dahil olsam da olmasam da yıllardır “nerd” tiplerin dahil olduğu pek çok tartışmayı, yazdıkları yazıları okudum. İngilizcemi geliştirmek bu noktada en belirleyici şey oldu, çünkü uluslararası ortamlarda yapılan tartışmalar ve yazılanlar gerçekten insanı Türkçe ortamlardaki küçük şehir zihniyetinden çıkarıyor. Zira Türkçe ortamlar çok sığ kalıyor.

      Bir gün Bleach hakkında bu tarz sorgulamalar ve okumalar yaparken, Reddit’te oldukça güzel birkaç yazıya denk geldim. Bayağı heyecanlandım ve manganın belli önemli kısımlarını tekrar baştan okudum. Okurken de, “asıl hikaye” olarak gördüğüm şeyle ilgili olabilecek bütün sayfaları kaydettim. Bu noktada geleneksel bir fandan öte, bir araştırmacı gibi hareket ettim denilebilir. Çünkü bir mangayla ilgili “teori kasma” denilen şey sırasında, teoriyi mevcut kanıtlarla kapsamlıca karşılaştırma aşaması genellikle yapılmıyor. Bunun yerine insanlar kendi teorilerine uyan şeyleri cımbızla seçiyorlar.

      Sayfaları sistemlice arşivlememin sebebi, uzun yıllardır empirik ve bilimsel düşünceye oldukça önem vermem ve bu konularda kendimi geliştirmek için çabalamamdı. Bu noktada daha erken aşamalarda Carl Sagan’ın kitapları çok yardımcı olmuştu (örn. ‘Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı’ kitabını bence herkes okumalı), daha sonraysa yine İngilizcenin oldukça yardımı oldu. Bilimsel yöntem, bilimsel düşünüş ve daha genel olarak epistemoloji hakkında İngilizce olarak çok fazla kaynak mevcut. Zaman içerisinde diğer bir dönüşüm ise istatistik bilimine daha çok merak sarmamla gerçekleşti, çünkü günümüzde bu alan empirik karşılaştırmalar için temel bir noktada. Onun mantığını kavramak da insanın bakış açısını değiştiriyor (bunu “sözel” olarak anlarken şu kitap çok yardımcı oldu; ismine takılmayın, herhangi bir alandan kişi için öğretici bir şey). İnsanı çok sebepli ve kanıt bazlı düşünmeye teşvik ediyor.

      Bunun dışında, farklı alanlardan okumayı seven birisiyim. Sosyal bilimler, beşeri araştırmalar, fen bilimlerinden pek çok farklı alandan okuyorum (bu noktada yaptığım okumaların neredeyse tamamı yine İngilizce). Sevdiğim şeylerden birisiyse ilgimi çeken bu mevzular, dünyadaki yerim, dünyanın nasıl çalıştığı gibi şeyler üstüne düşünmek. Yürüyüş yaparken, odamda otururken, otobüste giderken falan yaptığım bir şey. Bunları düşünürken de, farklı alanlardan okuduğum şeyler arasında bağlantılar kurmayı seviyorum. Sonra bunları benim gibi nerd yakınlarımla gidip konuşuyorum.

      Bu okumalar için, Oxford University Press’in “Very Short Introductions” serisi bu noktada çok yardımcı oldu (örn. Literary Theory: A Very Short Introduction). Bunun dışında, akademik makaleler, özellikle giriş makaleleri ve derlemeler çok temel bir yere sahip. Bir noktada insan makaleleri daha çok okudukça ve belli alanlarda bilgisi arttıkça da, daha verimli araştırmayı da öğreniyor. Bütün bir makaleyi okumak yerine, aradığı şeyi daha hızlı bulabiliyor. (Ayrıca, Annas Archive ve Sci-Hub gibi, kitapları ve makaleleri kapitalist telif zamazingosu olmadan herkese sunan kaynakların çok yararı var.)

      Kurgu konusunda bakış açımı temelden etkileyen şeylerden diğer birisiyse Youtuber Lindsay Ellis’i izlemek olmuştu. Film okulu çıkışlı ve bu yüzden sanata farklı bir açıdan bakıyor. Aynı zamanda onun aracılığıyla “yazarın ölümü” (death of the author) kavramıyla da tanıştım. Yani eserlerin anlamının yazarın niyetinden bağımsız olarak değerlendirilebileceği fikriyle. Sonradan öğrendim ki, güncel edebiyat teorisinde zaten farklı açılardan okumalar yapmak çok temel bir yere sahipmiş. Türkiye’de bu genellikle öğretilmiyor veya önemsenmiyor. Platonik bir diktatörlükle, “yazarın niyeti” son sözmüş gibi insanlara ezberletiliyor. Çok kısıtlayıcı bir şey. Ve ben sınırlanmaktan hazzetmiyorum. Shingeki no Kyojin’den Eren’in de başka bir şekilde dediği gibi, neden böyleyim tam bilmiyorum, ama birisi bana bir sınırlama koyduğunda bunu derinlemesine sorgulama isteği duyuyorum. Olması gereken bu gibi geliyor. Ama bu sınırlamalar negatif değil pozitif olduğunda en tehlikeli, en derinlemesine ideolojik oldukları an oluyor. Yani bir insan bir şeyi yapmaya veya yapmamaya dıştan zorlandığında değil, tam tersine kendi içinden bu geldiğinde. Bu yüzden var olan her şeyi sorgulamaya çalışıyorum diyebilirim (bu mantığın kendisi de dahil). Bu da öğrenmeyi ve sahip olduğum her fikre sorgulanabilir yaklaşmayı, yani açık bir sistem olarak ele almayı gerektiriyor.

      Bayağı uzun yazdım ama istediğiniz tarzda bir cevap mı emin değilim. Bunları belki bağlayan değersel bir yorum yapacak olursam, ulaşmaya çalıştığım şeyler merağımın ve aklıma oturmayan şeylerin peşinden gitmek (yapılan bir açıklamada, öğretilen bir şeyde sık sık insanın aklında kalan o kuruntu–“iyi ama şu da yok mu?”), epistemik alçakgönüllük sahibi olmaya çalışmak, kendime ve dünyaya açık bir sistem olarak yaklaşmaya çalışmak denilebilir. Bu esnada da gerek internet komüniteleri gerekse fikirlerine değer verdiğim yakınlarım aracılığıyla çok fazla farklı şeyler öğrendim, farklı şeyler düşündüm. Kesinlikle bir baloncuk içerisinde, herkesten uzak bir şekilde ulaştığım bir şey değil.

      Bununla beraber, felsefi terimlerle “egoist” bir yanımın olmasının da bunlara etkisi var. Öğrenmeyi ve düşünmeyi seviyorum. Bu konuda farklı olduğumun bilincindeyim. Bu farkındalık, kendimi değerlendirirken, kendime değer vermemin yegane sebebi olmasa da temel bir rol oynuyor. Aynı zamanda hayat bir “oluş” değil “dönüşüm” diye düşünüyorum, bu yüzden kendimi aşmaya çabalamayı bırakırsam kendime bu şekilde değer vermeyi sürdüremem. Bu yüzden, entelektüel konularda aktif olarak şu an var olduğum halimi aşmaya çabalamayı huy edindim diyebilirim.

      1. TheMoonAtNight avatarı
        TheMoonAtNight

        Yeniden merhabalar,

        Öncelikle bu kadar uzun ve özenli bir cevap yazdığınız için gerçekten çok teşekkür ederim. Açıkçası tam da merak ettiğim şeyi anlattığınızı düşünüyorum.

        Özellikle Bleach üzerinden başlayan kısmı çok tanıdık ve ilginç buldum. Çünkü benim kafamdaki mesele de biraz böyle başladı: Bir eserin içerisinde “farkında olmadığım ne kadar çok şey varmış” hissini yaşamak ve sonrasında o hissin peşinden gitmek. İyi bir analizin başlangıcının, aslında o şey hakkında ne kadar az şey bildiğinin farkına varmak olması epey anlamlı geldi bana. Ne de olsa ben de Shingeki No Kyojin’i izledikten, cahilliğimi fark ettikten ve ardından hakkında yazılmış makaleleri/denemeleri ararken buraya denk gelmiş ve aslında bitmek bilmeyecek bir yolculuğa çıktığımın farkına varmıştım.

        Yazdıklarınız içerisinde “epistemik alçakgönüllülük” ve kendinize/dünyaya “açık bir sistem” olarak yaklaşma fikrinizin epey uzun bir süre aklımda kalacağından emin olabilirsiniz.
        Sanıyorum ki benim sizin yazılarınızda hayran kaldığım bakış açısının önemli bir kısmı buradan geliyor. Bir düşünceyi savunurken bile ona tamamen yerleşip onu kendi kimliğinizin parçası haline getirmek yerine, gerektiğinde onun yanlış olabileceği ihtimalini açık tutuyorsunuz. Bunun da insanın hem çok güçlü düşünceler kurabilmesini hem de o düşüncelere gerektiğinde mesafe koyabilmesini sağladığı kanaatindeyim. Böyle bir yaklaşım sergileyebilme becerisini kazanmaya çalışmama da vesile oldunuz.

        Öte yandan, herhangi bir açıklama kulağa yeterince ikna edici geldiğinde orada durmak yerine, insan zihninde kalan o küçük rahatsızlığı ciddiye almalı hakikaten de, diye düşündüm. Ve sizin yazılarınızda beni en çok etkileyen şeylerden biri de tam olarak bu küçük “ama”ların peşinden gitmeniz. Kişisel olacak belki ama benim hayatıma yön veren, dönüm noktaları diyebileceğim hadiseler de küçük “ama”larla başladı -nedense bunu farklı alanlara taşımayı değerlendirmemişim.

        İngilizce konusunda söyledikleriniz de ayrıca düşündürdü beni. Türkiye’deki tartışma ortamlarının sınırlarını fark etmekle, başka dillerde üretilen düşüncelere erişebilmek arasında gerçekten böyle büyük bir fark olduğu hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Sanırım bundan sonra kendime yalnızca “ne okumalıyım?” sorusundan ziyade “hangi düşünce ortamlarına kendimi açmalıyım?” sorusunu da sormam gerekecek. Böyle siteler arayışına girip faydalı birkaç bir şey kapmayı ümit ediyorum.

        Bahsettiğiniz kaynakların hepsini not aldım, fırsatını bulduğum ilk anda göz atacağım ve üzerlerinde derinlemesine düşüneceğim.

        Son kısımdaki “kendimi aşmaya çabalamayı bırakırsam kendime bu şekilde değer vermeyi sürdüremem” cümlesini yazdığınız için ayrıca teşekkür ederim. Çünkü öğrenmeyi yalnızca bir araç veya birikim olarak değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin bir parçası olarak görmeniz, samimiyetle söylüyorum, ufkumu açan başka bir ifade oldu. Belki de bütün meramımız bu: merak etmek, o merakın peşinden gitmek, yanılabileceğimizi kabul etmek ve sonra yeniden düşünmek.

        Bana bu kadar kapsamlı bir cevap verdiğiniz için tekrar çok çok teşekkür ederim. Açıkçası yalnızca soruma cevap vermiş olmadınız, neyi ve nasıl öğrenmek istediğim konusunda da bana yeni birkaç soru bıraktınız. Sanırım iyi bir cevabın yapabileceği en güzel şeylerden biri de bu.

        Yazılarınızı okumaya devam edeceğim. Bundan sonra okurken yalnızca “burada ne anlatılıyor?” diye değil, “bu düşünce buraya nasıl geldi?” diye de bakmaya çalışacağım.

        Tekrar teşekkür ederim.

Bir yanıt yazın

Ötegezen sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin