Tanrı’nın Ölümünün Önemsizliği ve Yüzeyselliği—Bir Sahte Bilinç?

Lyotard’ın Tezi

Lyotard’ın oldukça alıntılanan “Postmodern Durum” yazısının temel tezine göre, modern vs. postmodern ayrımının merkezinde “büyük anlatı” mevzusu bulunmaktadır. Lyotard, postmodern durumu, büyük anlatıların zayıflamasıyla ilişkilendirmektedir.

Burada büyük anlatı bir millet için, ilerleme için, aydınlanma için, sosyalizm için, vs. bir sürü form alabilir. Geniş anlamıyla ele alınırsa, ve alınmalıdır, dinler de böyle anlatılardır.

Bu tarz anlatılar, kocaman davalardan, kocaman konseptlerden, kocaman mücadelelerden oluşur, kocaman hikayeler anlatırlar. Yerden göğe kadar kapsayıcı, tarihi veya insanı tamamıyla açıklayan, kişinin dünyaya bakışını temelden etkileyen varoluşsal anlatılardır.

Bununla kıyaslandığında, postmodern anlatılar daha farklıdır. Büyük anlatılarla pek ilgileniyor gibi görünmezler. Örneğin, bir futbol hayranı, bir anime hayranı, bir filmsever, bir Yüzüksever, bir oyuncu, bir streamer hayranı olmak—bu tarz bir şey dünyaya dair temel anlatı sunmaz. Modernite dönemini (ve öncesini) domine etmiş büyük anlatılar gibi kapsayıcı ve varoluşsal değildirler.

Bir Şüphe

Lyotard postmodern kopuştan bahsederken çok kısıtlı bir tarih anlayışıyla hareket etmişti (modernite öncesinin nasıl olduğunu sadece varsaymayan, hakkıyla inceleyen modernite veya postmodernite filozofları çok azdır); çok kısa bir dönemi ele almıştı (modernite-postmodernite arasındaki geçiş dönemi olduğu düşünülen kısa periyodu); ve bu dönemde sadece değişen şeyi ele almıştı (süreklilikleri incelememişti). Oysa tarihsel olarak aile, arkadaşlar, eğlence gibi şeylerin -yani büyük anlatı olmayan eylemlerin, değerlerin ve bunlarla alakalı kişinin kendine mırıldandığı anlatıların- insanı asıl olarak hayata bağlayan, onun demirini atan şeyler olduğu öne sürülebilir. Dahası, bunu görememe körlüğü, ruhban sınıfı gibi olan entelektüellerin herkesin iç dünyasını kendilerininki gibi sanması olabilir. Oysa çoğu kişi, basitçe denilebilir ki, bu tarz büyük mevzular üstüne düşünmüyor. Bu yüzden de psikolojik dünyalarının merkezinde değil.

Bu açıdan bakıldığında, “modernist kırılmayı” büyük anlatıların ölümüne atfetmek bir sahte bilinç oluyor. Materyal koşulların değişiminin getirdiği zararları, ruhban bir kafayla Tanrı’nın ölümü veya ilerlemenin durması gibi “ulvi”, pseudometafizik değişimlere atfetmek.

Bu yanılsamadan kurtulunca, bahsi geçen dönemdeki değişim için şu çok açık gelmiyor mu: sanayi devriminin, kapitalizmin doğuşunun, koloniciliğin ve buna eşlik eden bilimum çatışmanın getirdiği sefaletler, anksiyeteler ve sorgulamalar, içedönük incelemelerde kaybolup gitmeyi, yani navel-gazing‘i pek seven entelektüeller gibi olmayanlar için -yani çoğu insan için- herhangi bir tanrıdan, herhangi bir büyük anlatıdan daha önemlidir.

İdeoloji, sözümona düşünür tarafından bilinçli olarak gerçekleştirilen bir süreçtir, bu doğrudur, lakin sahte bir bilinçle gerçekleşir. Onu harekete geçiren gerçek güdüler ona bilinmez; aksi takdirde, bu, ideolojik bir süreç olmazdı.

  • Friedrich Engels, “Engels to Franz Mehring, July 14, 1893,” Marxists Internet Archive, link. Çevrilerek.

Entelektüel, ruhbanlığını fark edememiş o felsefi hayvan, zihin teorisini geliştirememiş ve herkesin kendisi gibi ruhban olmadığını fark edememiştir. Böylelikle, ateist, hatta anti-teist bile olsa, ruhban ideolojisinin kölesi olmuştur. Tanrı’nın ölümünden, büyük anlatıların çöküşünden, bu sorunla yüzleşmek gerekliliği gibi şeylerden hayıflanıp, yakınıp durmuştur. Bir ruhban gibi, insan, toplum ve tarih anlayışının merkezine Tanrı’yı veya ona en yakın fikri oturtmuştur, sadece negatif bir şekilde.

Oysa herhangi bir formuyla Tanrı’nın yaşamı da ölümü de önemsizdir. Daha yüzeysel olan insanlar, burada daha büyük bir bilgelik sergilemekte ve bunu lafta olmasa bile pratikte çok önemsememektedir.

Ah, şu [Antik] Yunanlılar! Yaşamayı iyi bilirlerdi. Bunun için gereken şey, yüzeyde, kıvrımda, deride cesurca durmak, görünüşe tapmak, biçimlere, tonlara, kelimelere, görünüşün tüm Olimpos’una inanmaktır. O Yunanlılar yüzeyseldi—derinlikten dolayı. Ve bizler, günümüz düşüncesinin en yüksek ve en tehlikeli zirvesine tırmanıp oradan etrafa bakmış olan, oradan aşağıya bakmış olan ruhun cesaretperestleri olarak, tam da buna geri dönmüyor muyuz? Tam da bu bakımdan, bizler de Yunanlılar değil miyiz? Biçimlerin, tonların, kelimelerin hayranları? Ve dolayısıyla—sanatçılar?

  • Friedrich Nietzsche, The Gay Science: With a Prelude in Rhymes and an Appendix of Songs, trans. and comm. Walter Kaufmann (New York: Vintage Books, 1974). Çevrilerek.

Belki de bu yüzden, psikiyatri biliminin düşünceyi ve davranışı ilaç olmadan iyileştirmeye odaklanan kısımları -yani envai çeşit terapi- iyileştirme mekanizmalarının merkezine ne tanrıyı ne de herhangi bir büyük davayı oturtmuştur. Bunun yerine, en çok ve en genel işe yarayan şeylere odaklanmıştırlar, ve bunlar genellikle yüzeyseldir. Aynı şey ilaç müdahalesi için de denilebilir, zira insan bir hayvan, bir molekül bütünüdür. Daha yüzeysel ama daha etkili bir müdahale olabilir mi?

Sistemsel boyuttaysa, bu yüzden sosyal devlet ve belli bir gruba değil ama insana saygı duyan bir yasal düzen herhangi bir tanrıdan, herhangi bir anlatıdan çok daha önemlidir. Acil müdahaleye ihtiyaç duyan insanların ancak aylar hatta yıllar sonraya randevu alabildiği bir sağlık sistemi düzeninde, tanrının ne gibi bir önceliği olabilir? Maddi güvencesi olmayan ve sefalet içerisinde ıstırap çeken birisi için, “insanlığın ilerlemesi” fikri ne gibi bir öncelik ifade edebilir? Neredeyse bütün toplum onu reddettiği için iş bulamayan, bu yüzden bir fetiş objesi olarak fuhuşa zorlanan trans bir kişi için bunların herhangi birisinin ne önceliği olabilir? Bir zamanlar kulak misafiri olduğum bir diyalog: “- Abla, herkes sokağa çıktı, devrim oluyor, sen de gel. – Sikmişim devrimi, bana ne yararı var!” Reaksiyoner toplumun reddi yüzünden ıstırap çeken bu kişi için, bu ulvi toplumsal hareket anlatısının, gerçek materyal iyileştirmelere kıyasla daha önemli olduğunu iddia edebilecek bir ruhban var mı?

İnsan muhteşem derecede, göz kamaştırırcasına yüzeyseldir. Derinlik arayışına saplanmış ruhbanlar, o pek zeki içebakanlar ise bu primatı ebediyetin parçası haline getirmeye çalışır. Bu da insanı çürütür, hasta eder, kurtuluş adı altında sinsi ama kesif bir karanlık yayar. Düşman işte buradadır.

Ama çok da övmemek ve onu ulvi bir hasıma atfedilen saygınlıktan yoksun bırakmak gerek, çünkü bu da yüzeysel bir sebeptendir—kontrolden çıkmış bir entelektüalizasyonun ve epistemik yetersizliğin evliliği, başka bir şey değil.

Bir Cevap Yazın

Ötegezen sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin