“Türkiye’nin Linç Rejimi” Kitabının Özeti ve Leman Lincinin Analizi

Yakın zamanlarda Tanıl Bora’nın “Türkiye’nin Linç Rejimi” kitabını okudum, oldukça ilginç ve zengin bir eser. Kaliteli bir tarihsel inceleme ve eleştirel yorumun birleşimiyle, linç olgusunun Türkiye’de devlet tarafından nasıl siyasi bir araç olarak kullanıldığını, bunun Erken Cumhuriyet dönemine kadar gittiğini gösteriyor.

Bu kitap hakkında bir şeyler yazmak istesem de, hayatın yükümlülüklerinden dolayı vaktim olmamıştı. Lakin yakın zamanda Leman dergisine karşı İBDA-C tarafından yapılan link girişimi ve otorite figürlerinin bunu desteklemesi, dergi çalışanlarına ve sahiplerine saldırması, yani linç edilmeye çalışılanın suçlanması—bunlar bu kitap hakkında bir şeyler yazmaya itti. Bu doğrultuda, öncelikle kitabın bir özetini yazdım, daha sonra güncel olayı bu açıdan analiz ettim.

[Başlık resmi: Jackson Pollock, 1952, “Convergence”]

Yazının ana metnine geçmeden önce şunu da belirtmek isterim ki, saldırıyı gerçekleştiren faşistler (ve bu kelimeyi bütün ağırlığıyla kullanıyorum), hoşgörü paradoksunu kullanan bir güruhtur. Yaptıklarının ahlaki, etik, demokratik açıdan hiçbir geçerliliği yoktur. Düzgün bir ülkede, bu tarz girişimlerde bulunanların ağır yasal bedeller ödemesi gerekir. Lakin içinde bulunduğumuz koşullarda ağır bir güç dengesizliği var, bu da böyle bir şeyi henüz imkansız kılıyor. Fakat böyle faşistlerin yargılanacağı bir geleceği kurmak için bilinç gerekir, ve bunu edinmek için -ne kadar acı ve rahatsız edici olursa olsun- tarihi öğrenmek şarttır.

Acı insanı geliştirebilir. Gözünü daha önce kapalı olduğu gerçeklere açabilir. Kişinin kör noktalarını fark etmesine yardımcı olabilir. Kısmen bu sebeple, hüsran, acı, öfke, nefret ve benzeri duyguları sahiplenmek gerektiğini düşünüyorum (ve inanın, bunları yoğun bir şekilde yaşıyorum). Sadece bunların nasıl yönlendirileceğini ve dönüştürülebileceğini öğrenmek gerekiyor.

Başka bir deyişle, bu saldırı insanları sindirmeye yönelik, dehşet saçmak isteyen, İngilizce terimini kullanırsam terror saçmak isteyen bir saldırıdır. Terörist kelimesinin kökeni de buradan gelir: şiddet eylemleriyle insanlara -özellikle sivillere- terror, yani dehşet saçarak kendi siyasi hedeflerini ilerletmeye çalışan gruplar. Bu açıdan, muhaliflerde bu tarz duyguların yaşanması bilinçli bir projedir. Lakin bunun göz önüne almadığı şey, belki de kör noktası, kişinin bu duyguları bir biley taşı gibi kullanarak kendisini geliştirebileceği, düşmanlarıyla daha iyi mücadele edebilecek bir hale gelebileceğidir. Nietzsche acıyı kullanarak bu gelişimi göstermeye Überwindung, yani üstün gelme diyor.

Bu yüzden, bu hislerden çekinmemek gerektiğini düşünüyorum. Tam tersine, bunları bir yakıt olarak kullanarak, teoriyi ve eylemi derinleştirmek, daha etkili hale dönüştürmek gerekiyor. Duyguları kabullenerek ve güç haline getirerek, fakat onlar tarafından yüzeysel bir tepkiselciliğe dönüştürülmeden. Kalp zihni ve zihin de kalbi güçlendirmeli.

Başlamadan Notlar

Başlamadan önce şeffaflık adına şunu da belirteyim: kitabın özetini çıkarırken yapay zeka desteği kullandım. Bu kısım özet formatında olduğu için, bu işe uygun olduğunu düşündüm. Kitabı yakın zamanda okuduğum için, gereken noktalarda -gerekirse birçok defa- yönlendirme yaptım. Sahte bir bilgi olmadığını bizzat doğruladım. Bunun yanısıra, taslak oluşturduktan sonra, bu taslağı yoğun bir düzenleme ve yeniden yazım sürecine girdim. Bu yüzden yapay zeka desteği kullanılmış olsa da, okunulmamış bir eser için bu yapılmamış; hem yapay zeka kısmında hem de sonraki yazım sürecinde tarafımdan ciddi bir kontrol, düzenleme ve yazım gerçekleştirilmiştir.

Son olarak, birkaç şey daha: 1) Tanıl Bora, bahsettiği tarihsel örnekleri kaynaklara dayandırmaktadır fakat bir özete teker teker koymak çok meşakketli bir iştir. Bu yüzden, kaynaklara ulaşmak isteyenlerin kitabı okuması önerilmektedir. Zaten çok uzun değil, sadece 112 sayfa. 2) Kitabı çok değerli bulsam da, onun özetini sunduğum için, denilen her şeye katılıyorum demek değil. 3) Kitabın ilk olarak 2008’de yayımlandığı ve 2000’lerde Tanıl Bora’nın yazdığı çeşitli yazılardan derlendiği unutulmamalı, dediği kimi şeyler o dönemin siyasi atmosferi göz önüne alınarak değerlendirilmelidir.

1. Türkiye’nin Linç Rejimi

Tanıl Bora’nın “Türkiye’nin Linç Rejimi” adlı eseri, Türkiye’de lincin sadece kendiliğinden gelişen şiddet eylemleri olmadığını, aksine derin tarihsel, siyasi ve kültürel köklere sahip, yarı-kurumsallaşmış bir “rejim” olduğunu iddia eden tarihsel ve anlatı analizi yapan bir çalışmadır.

1.1. Sunuş: Kavramsal Çerçeve ve Toplumsal Teşhis

Linç, TDK’nın sunduğu basit “Halktan bir topluluğun, bir suçluyu ya da kendilerine göre suç olan davranışta bulunmuş birini yumruk, taş, sopa gibi araçlarla döve döve öldürmesi” tanımlamasının ötesinde bir şeydir. Modern şekliyle bu eylem, iki temel unsuru barındırmaktadır: ajitasyon ve cezalandırma. Linç, “halktan bir topluluk” olarak sunulan provokatörlerin, kendi içinden geliyor gibi görünen söylemlerle “seferber edilmesiyle” başlar. Bu eylem, hukuku devre dışı bırakan bir cezalandırma arzusundan beslenir; linççiler, mevcut hukuk sisteminin “suçluları” layığıyla cezalandırmadığına inanır ve adaleti bizzat ellerine alırlar.

Lincin hedefindeki kişiler, “normal hukuku” hak etmeyecek derecede aşağılık ve hatta “insan cinsinden sayılmayan” varlıklar olarak görülür. Bu dehümanizasyon (insansızlaştırma) süreci, şiddetin önündeki ahlaki engelleri kaldırır. Bu eylem, modern hukuk düzenlerinin “bodrumlarında saklanan işkence aletlerine” benzemektedir ve “hukuk devletinin kendini inkârı” anlamına gelmektedir.

Bu noktada en önemli kavramlardan biri “güruh”tur. Linç, bir “güruh”un, yani değersiz bir kalabalığın eylemi olarak görülse de, nedensellik ilişkisi iki yönlüdür: “Linci yapan güruh olduğu kadar, güruhu yaratan da linçtir.” Bireyler, tek başlarına asla cesaret edemeyecekleri eylemleri, kalabalığın anonimliğine ve “kitle psikolojisinin” cazibesine kapılarak gerçekleştirirler. Bu süreçte bireysel sorumluluk hissi kaybolur ve insanlar “ar-hayâ eşiğini atlarlar”. Bu dönüşüm, şöyle tarif edilebilir: “İnsan topluluklarının güruhlaşması… barbarlaşması… insanlıktan çıkması…”.

Son olarak, linç kavramı, Türkçedeki gündelik dilde bir enflasyon yaşamaktadır. Medyatik bir şahsiyetin itibarının zedelenmesi gibi durumlar için “linç edildim” demesi, gerçek fiziksel linçlerin yarattığı infiali ve dehşeti sıradanlaştırır ve toplumsal duyarlılığı aşındırır. Bu durum, lincin artık kolektif bir utanç yaratmadığı, toplum olma vasfının yitirildiği bir rejimin varlığına işaret eder.

1.2. Analizin Başlangıç Noktası: Yassıada ve “Skandalize Edilen” Linç

Türkiye’deki linç rejimi sadece güncel bir sorun değildir, kökleri Erken Cumhuriyet döneminin devlet pratiğine kadar uzanmaktadır. Bunu görmek için, tek parti rejiminin şiddet tekeli üzerine tir tir titremesine rağmen, “milli infial” adı altında kontrollü ve işlevsel bir linç disiplinini nasıl geliştirdiğine bakmak gerekmektedir.

Bu doğrultuda, 1960 darbesi sonrası Yassıada’daki 6-7 Eylül Davası önemlidir. Yassıada Davası, bir linç olayının Türkiye tarihinde ilk ve son kez devlet katında bu denli açıkça “skandalize edildiği”, yani bir suç ve utanç vesilesi olarak ele alındığı istisnai bir andır. Başsavcının olayları “vahşi suçlar” olarak nitelemesi ve “çapulcular” ifadesini kullanması, Türkiye yargı pratiğinde bir istisnadır. Elbette bu, 27 Mayıs darbecilerinin devrik Demokrat Parti (DP) iktidarını mahkûm etme amacından kaynaklanan politik bir tutumdur. Ancak bu politik amaç, istemeden de olsa, devletin lince dair üstü kapalı kodlarının ifşa edilmesine yol açmıştır.

Davanın kilit noktası, Başsavcılığın DP hükümetini 6-7 Eylül linçleri için suçlarken sorduğu retorik sorudur: Hükümet, neden “bir Razgrad, bir Vagon-Li, bir Hatay hadisesi tecrübelerinden” ders almamıştır? Bu soru, tek parti döneminde geliştirilen “linç disiplininin” referans çerçevesini açık etmektedir. Bu üç olay, “milli galeyan”ın nasıl olması ve olmaması gerektiğine dair devlet aklının ders kitaplarıdır.

1.3. Disiplinin Referans Modelleri

1.3.1. Razgrad Olayı ve Hatay Meselesi

Razgrad ve Hatay olayları, linç disiplininin birinci ve en temel kuralını ortaya koymak için bir arada ele alınır: Kitle hareketlerinin inisiyatifi ve kontrolü mutlak surette devlette olmalıdır. “Milli galeyan”, devletin izni ve yönlendirmesi olmadan, başıbozuk bir şekilde ortaya çıkamaz.

Razgrad Olayı (1933): Olay, Bulgaristan’daki Türk mezarlıklarının tahrip edilmesine bir tepki olarak başlar. Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) üyesi öğrenciler, bu duruma öfkelenerek Bulgaristan Konsolosluğu önünde izinsiz bir gösteri düzenlerler. Burada kilit nokta, devletin tepkisidir. Rejim, öğrencilerin taşıdığı “milli hassasiyeti” paylaşsa bile, eylemin izinsiz olmasına tahammül göstermez ve 80 öğrenciyi tutuklatarak karşılık verir. Bu tutumun anlamı şudur: Devlet, “milli dava” adına bile olsa, kendi kontrolü dışındaki bir sokak hareketine izin vermeyeceğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Mesaj, “Siz değil, biz karar veririz”dir.

Hatay Meselesi (1936): Bu ilke, Hatay meselesinde daha da açık bir şekilde ifade edilir. MTTB, Hatay’ın anavatana katılması için mitingler düzenlemek istediğinde, hükümetten kendilerine çok net bir talimat gelir: Hükümet konuyu zaten takip etmektedir ve “eğer tezahürata ihtiyaç olursa” öğrencilerden yardım isteneceğidir. Öğrenciler, “kendilerine ihtiyaç duyulacak zamana kadar dersleriyle meşgul olmaya” davet edilirler. “Milli galeyan,” vatandaşların spontane bir hakkı değil, devletin gerektiğinde kullanmak üzere yedekte tuttuğu stratejik bir güçtür. Kitleler, devlet onları sahneye çağırana kadar kuliste beklemek zorundadır.

Bu iki olay, devletin kitle enerjisini hem bir potansiyel olarak gördüğünü hem de bu potansiyelin kontrolsüz kalmasından derin bir endişe duyduğunu gösterir. Disiplinin ilk adımı, bu gücün vanasını elinde tutmaktır.

1.3.2. Vagon-Li Olayı: “Nezih Şiddet” Kuralı

Eğer birinci kural “ne zaman?” ve “kim?” sorularına cevap veriyorsa, Vagon-Li olayı “nasıl?” sorusuna cevap verir ve disiplinin ikinci temel kuralını oluşturur: Şiddet, “nezih” (temiz, saygın) olmalı, yani cana değil, mala yönelmelidir.

Yassıada’daki yargılamalar sırasında hem savcının hem de tanıkların Vagon-Li hadisesini bir “doğru milli galeyan örneği” olarak anmaları, bu olayın devlet aklındaki yerini gösterir. Olay, bir Fransız demiryolu şirketinde, Fransız bir amir tarafından Türkçe konuşan memura yapılan kötü muamele üzerine patlak verir. Öğrenciler şirketin bürolarını basar, eşyaları tahrip ederler. Bu olayın neden “doğru” ve “nezih” bir örnek olarak kodlandığı şöyle analiz edilir:

  1. Hedefin Sembolik Değeri: Saldırının hedefi, “yabancı sermayeyi” ve “milli onuru kıran dış gücü” temsil eden bir şirkettir. Bu, eylemi kişisel bir husumetten çıkarıp “milli bir dava” mertebesine yükseltir.
  2. Şiddetin Sınırları: En önemlisi, şiddet kontrollüdür. Göstericiler insanlara saldırmaz, kan dökmezler. Öfke, camlara, mobilyalara, yani cansız nesnelere yönelir. Bu, eylemin “barbarca bir yağma” olarak değil, “haklı bir tepkinin medeni sınırlar içindeki bir ifadesi” olarak sunulmasını sağlar.
  3. İşlevsellik: Bu “nezih şiddet,” birden fazla işlevi yerine getirir. İçeride milli birliği ve yabancı etkisine karşı duyarlılığı pekiştirir. Dışarıya, yani Fransa’ya ve diğer yabancı devletlere, Türkiye’nin kendi vatandaşlarına yapılan saygısızlığı cezasız bırakmayacağına dair diplomatik bir mesaj gönderir.

1.4. Disiplinin Evrimi: Tan Matbaası ve 6-7 Eylül Olayları

Tan Matbaası Baskını ve 6-7 Eylül Olayları, devletin kitle şiddetini kullanma tekniğindeki iki önemli sıçrama noktasıdır. Bu olaylar, Vagon-Li gibi “dış düşmana” yönelik sembolik ve kontrollü eylemlerden, rejimin bekası ve siyasi hedefleri için “iç düşman” olarak kodlanan gruplara yönelik topyekûn imha ve sindirme eylemlerine geçişi temsil eder.

1.4.1. Tan Matbaası Baskını (1945): “Nezihlik” Kuralının İç Düşmana Karşı Terk Edilişi

Tan Matbaası Baskını, linç disiplininin artık sadece dış politika mesajları için değil, doğrudan iç politikadaki muhalifleri tasfiye etmek için nasıl bir silaha dönüştüğünün ilk büyük ve net örneğidir.

Bağlam ve Hedef: 1945 yılının siyasi atmosferi, çok partili hayata geçişin sancıları ve Soğuk Savaş’ın başlangıcıyla şekillenmiştir. Bu ortamda, Sabiha ve Zekeriya Sertel’in çıkardığı Tan gazetesi, sol ve muhalif kimliği nedeniyle iktidar ve milliyetçi çevreler tarafından “komünist”, “vatan haini” ve “Moskof uşağı” olarak damgalanmıştır. Hedef artık bir yabancı şirket değil, milletin bütünlüğüne tehdit olarak sunulan bir “iç düşmandır”.

Kışkırtma Mekanizması: Baskın kendiliğinden gelişmemiş, aksine “muteber” olarak görülen ana akım basın tarafından sistematik bir şekilde kışkırtılmıştır. Bu kışkırtmanın baş aktörü olarak, ironik bir şekilde yıllar sonra 6-7 Eylül’ü en sert dille eleştirecek olan Tanin gazetesi başyazarı Hüseyin Cahit Yalçın bulunmaktadır. Doğrudan kitaptan alıntılanacak olursa:

Hüseyin Cahit, Tan Matbaası baskınının işaret fişeği sayılan yazısında şunları söylemiştir: “Büyük vatansever Namık Kemal’in sesi bugünün parolasıdır. Mücadele başlıyor. Ve başlamak lâzım. Çünkü en azgın ve insafsız bir propagandanın, Türk vatandaşlarının ruhuna her gün en yakıcı, yeis verici, ümit kinci bir propaganda zehirini dökmesine müsaade edemeyiz. Bir vatan sahibi olmak, bu vatanın içinde hür ve müstakil yaşamak isteyen her Türk bu propagandaya karşı koymaya mecburdur. Görüşler Dergisini açıp da Bayan Sertel’in ‘Zincirli Hürriyet’ makalesini okuduğum zaman, sayfayı süsleyen bu kıpkızıl demirlerle, bize nasıl bir hürriyet hazırlamak istediklerini derhal anladım. Bayan Sertel şöyle diyor: ‘Hür insanlar cemiyetinin en büyük şian, geniş halk kitlelerinin menfaati için icabederse, şahsi menfaatlerini feda etmektir.’ Komünist edebiyatıyla meşgul olmamış olanlar bu saurlann altında gizlenen mânayı gözden kaçırabilirler. Geniş halk kitlelerinin menfaati namına hürriyederin feda edildiği yer Rusyadır. Bunları susturmak için, cevap vermek hükümete düşmez. Söz, eli kalem tutan gazetecilerin ve hür vatandaşlarındır" (3 Arahk 1945, Taniri). Yalçın, sonrasında olayı “memleket lehinde sulh içinde kazanılmış bir muharebe” olarak niteleyecektir.

Bu, devletin doğrudan elini sürmediği ancak ideolojik aygıtları aracılığıyla bir güruhu nasıl seferber ettiğinin bir örneğidir.

Eylem ve Devletin Tutumu: Kışkırtmalar sonuç verir ve “üniversite gençliği” merkezli bir güruh, 4 Aralık 1945’te Tan gazetesinin ve matbaasının bulunduğu binayı basarak her şeyi yerle bir eder. Kritik nokta, devletin ve yargının bu olaya karşı tutumudur. Olay ne soruşturulmuş ne de bir suç olarak “skandalize edilmiştir”. Aksine, hem basında hem de mecliste “haklı bir milli infial” olarak meşrulaştırılmış, hatta göstericilerin “vakar içinde” hareket etmeleri övülmüştür. Milletvekili Osman Şevki Uludağ’ın bu olayı yorumlarken linç kavramını olumlu bir anlamda kullanarak “milletin iradesi” olarak tanımlaması, bu eylemin devlet nezdinde nasıl meşruiyet kazandığının en açık kanıtıdır.

Tan Matbaası, linç disiplininde bir eşiğin aşıldığı andır. Vagon-Li’nin “cana değil, mala” şeklindeki “nezihlik” kuralı teknik olarak devam etse de, şiddetin hedefi ve amacı tamamen değişmiştir. Disiplin, artık iç politikada bir sindirme ve tasfiye aracı olarak işlevselleşmiştir. Devletin rolü, doğrudan eyleme geçmek yerine kışkırtmak ve cezasızlık sağlamaktır.

1.4.2. 6-7 Eylül Olayları (1955): “Muhteşem Örgütlenme” ve Topyekûn Pogrom

Eğer Tan Matbaası bir eşikse, 6-7 Eylül Olayları bir zirve noktası, linç disiplininin topyekûn bir pogroma (kıyıma) dönüştüğü niteliksel bir sıçramadır. Bu olay artık “kontrollü bir galeyan” değil, devletin derinliklerinde planlanmış, stratejik hedefleri olan bir operasyondur.

Tetikleyici ve Organizasyon: Olaylar, Atatürk’ün Selanik’teki evine Yunanlar tarafından bomba atıldığına dair yalan bir haberle başlatılmıştır. Bombanın, Kıbrıs’ta gerilimi artırmak amacıyla bir Türk istihbarat ajanı tarafından bizzat yerleştirildiği sonradan ortaya çıkmıştır. Bu, kışkırtmanın artık basın yoluyla değil, doğrudan bir devlet provokasyonuyla yapıldığını gösterir. Emekli Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu’nun yıllar sonra “6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı,” şeklindeki itirafı, bunu açıkça göstermektedir. Artık karşımızda bir “güruh” değil, devlet tarafından organize edilmiş bir “seferberlik” vardır.

Tüm “Disiplin” Kurallarının Yıkılışı: 6-7 Eylül, Erken Cumhuriyet’in geliştirdiği tüm “nezihlik” kurallarını yerle bir etmiştir:

  • İnisiyatif ve Kontrol: Kontrol artık mutlak ve proaktiftir. Devlet, bir kitle tepkisini yönlendirmekle kalmamış, olayı sıfırdan yaratmıştır.
  • Şiddetin Niteliği: Vagon-Li’nin “mala yönelik” şiddet kuralı tamamen yıkılmıştır. 5000’i aşkın ev ve iş yeri tahrip edilirken, en az 11 kişi öldürülmüş, pek çok kişiye tecavüz edilmiş, din adamları tartaklanmış, mezarlıklar ve kutsal mekânlar kirletilmiştir. Şiddet, artık sadece mülkü değil, doğrudan insan bedenini, onurunu, canını ve inancını hedef almıştır.

Stratejik Amaç: Olayların amacı artık sembolik bir mesaj vermek değildir. Amaç, Kıbrıs sorununda Yunanistan’a karşı bir koz elde etmek ve daha önemlisi, İstanbul’un Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusunu yıldırarak, mallarını mülklerini yok pahasına satıp ülkeyi terk etmeye zorlamaktır. Bu, linç disiplininin artık bir etnik temizlik ve demografik mühendislik aracına dönüştüğünü gösterir.

Meşrulaştırma ve Zihniyetin İtirafı: Argümanın kilit bir noktası, Adnan Menderes’in Yassıada’daki savunmasıdır. Menderes, olaylardaki can kaybının azlığını bir teselli olarak sunarken, bu “galiz ve kötü” hadisenin, bir tertip delili olarak değil, “Türk Milleti’nin vatanperverliğinin ve siyasi dehasının bir tecellisi olarak telakki etmek lazım” geldiğini söyler. Ona göre bu, adi bir çapulculuk değil, “kudsî bir heyecan” ile yapılmış milli bir eylemdir. Bu savunma, linç rejiminin zihniyetini özetleyen bir itiraftır: Devletin ve milletin “yüksek çıkarları” (“milli dava”) adına işlendiğinde, en vahşi pogromlar bile bir suç olmaktan çıkar, bir “siyasi deha” ve “vatanperverlik” gösterisine dönüşebilir.

Sonuç olarak, 6-7 Eylül gökten zembille inmemiştir. Aksine, Erken Cumhuriyet döneminde devletin kendi eliyle yarattığı, zamanla geliştirdiği ve hedefe göre ayarladığı kontrollü bir “linç disiplininin” bir sonucu ve bir sonraki aşamasıdır. Bu disiplin, rejimin “dost” ve “düşman” tanımına göre esneyebilen, gerektiğinde “nezih” kalabilen, gerektiğinde ise topyekûn bir yıkıma dönüşebilen işlevsel bir siyasi şiddet aracı olarak tasarlanmış ve kullanılmıştır. Linç rejimi statik değil, aksine giderek daha organize, daha ölümcül ve daha stratejik hale gelen bir evrim geçirmiştir. Tan Matbaası ile iç düşmana yönelen disiplin, 6-7 Eylül ile topyekûn bir devlet operasyonuna dönüşmüş ve mantığı, en üst düzey devlet yetkilileri tarafından içselleştirilip meşrulaştırılmıştır.

1.5. Linç Ortamı ve Faşizmin Sarkacı

Bu linç ortamı kendiliğinden oluşmamıştır. Aksine, “milli refleks” adı altında sunulan kitle tepkileri, bizzat siyasi elitler ve devlet aklı tarafından bir idare tekniği olarak kullanılmaktadır. Bu teknik, devletin kendi şiddet tekelini doğrudan kullanmak yerine, “milletin haklı ve kontrol edilemez tepkisi” gibi görünen bir gücü hem bir tehdit hem de bir siyasi araç olarak devreye sokmasına dayanır. Bu stratejinin nasıl işlediğini, kullanılan kinik dili ve arkasındaki mekanizmayı incelemek gerekir.

1.5.1. “Milli Refleks”: Bir Siyasi Tehdit ve Yönetim Teknolojisi

“Milli refleks” söylemi, devletin şiddet tekelini bir süreliğine askıya alarak “millete” devrediyormuş gibi yapmasıdır. Bu, birden fazla amaca hizmet eder: hem hedefteki “tehlikeli” gruplara (Kürtler, solcular, muhalifler vb.) gözdağı verilir, hem bu gruplara karşı uygulanacak baskıcı politikalar için bir meşruiyet zemini yaratılır, hem de bu “kontrol edilemez kamuoyu tepkisi” uluslararası alanda diplomatik bir koz olarak kullanılır. Bu kinik stratejinin dilini anlamak için kimi örneklere bakılacaktır.

Örnek 1: Köksal Toptan ve “Dinamiklerin Denetimi”

Dönemin Meclis Başkanı Köksal Toptan, ABD’deki Ermeni soykırımı yasa tasarısı tartışmaları sırasında şu sözleri sarf etmiştir: “Böyle bir gelişme sonucunda Türk kamuoyunun bu konuda göstereceği tepkinin tetikleyeceği dinamiklerin denetim altında tutulmasını sağlamak güç olacaktır.” Bu ifade masum bir endişe beyanı değildir. Bu, “Eğer bu tasarıyı geçirirseniz, halkımız galeyana gelir ve biz de onları durduramayabiliriz,” anlamına gelen üstü kapalı bir tehdittir. Burada konuşan, halkının tepkisinden endişe duyan bir devlet adamı değil, o tepkiyi bir pazarlık unsuru olarak masaya süren bir aktördür.

Örnek 2: Devlet Bahçeli ve “Kendi İmkanlarıyla Çözmek”

MHP lideri Devlet Bahçeli, PKK saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde hükümetin sınır ötesi operasyon tezkeresiyle ilgili şu sözleri sarf etmiştir: “Terörün ve kayıpların bu şiddette devamı halinde yükselen milli tepki kontrol dışına çıkabilecek ve Türk milleti sorunları kendi imkanlarıyla çözme arayışlarına yönelebilecektir. Asıl risk ve tehlike buradadır.” Bu ifade kinizmin dışarı vurumudur. “Sorunları kendi imkânlarıyla çözmek” gibi serinkanlı ve “pratik” bir ifade, linç ve sivil şiddet için kullanılan bir örtmecedir. Bahçeli, bir yandan bu şiddet potansiyeline işaret ederek onu meşrulaştırırken, diğer yandan “asıl risk ve tehlike buradadır” diyerek kendisini bu potansiyel tehlikeye karşı “uyaran” sorumlu bir lider konumuna yerleştirir. Bu, tehdidin sırtını sıvazlarken ondan sorumlu değilmiş gibi davranmanın en tipik örneğidir.

Örnek 3: Recep Tayyip Erdoğan ve “Kendini Savunan Vatandaş”

Bu kinik dilin en üst perdeden nasıl kullanıldığına dair en çarpıcı örneklerden biri, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın Okmeydanı’nda DTP’lilerin protestosuna pompalı tüfekle ateş açan bir mahalleliyi savunduğu sözlerdir: “Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, vatandaşın hayatına kast ederseniz, hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa, o da kendini savunma yoluna gidecektir.” Bu örnek, önceki ikisinden daha ileridedir. Artık gelecekteki bir “tepki” ihtimalinden değil, fiilen yaşanmış bir şiddet eyleminin doğrudan meşrulaştırılmasından bahsedilmektedir. Devletin en tepesindeki isim, linç girişiminde bulunan bir kişiyi “kendini savunan vatandaş” olarak tanımlayarak, “milli refleks” için en yüksek düzeyde siyasi ve ahlaki onay vermiş olmaktadır.

1.5.2. “Faşizmin Sarkacı”: Mobilizasyon ve Kontrol Mekanizması

Bu örneklerin arkasında yatan mekanizma, yazar tarafından oluşturulmuş “faşizmin sarkacı” metaforuyla açıklanmaktadır. Bu sarkaç, iki kutup arasında salınır.

  1. Seferber Etme (Mobilizasyon): Bir yanda, siyasi aktörler “milli öfkeyi” ve “tepkiyi” sürekli olarak kışkırtır, körükler ve bir linç potansiyeli yaratırlar. Bu potansiyel, her an harekete geçirilmeye hazır, canlı bir tehdit olarak tutulur.
  2. Gemleme (Kontrol): Diğer yanda ise, aynı aktörler bu yarattıkları potansiyeli “bir noktada” veya “ara ara” dizginleyerek, “sağduyu” çağrıları yaparak kontrol altına alırlar.

Bu mekanizmanın siyasi getirisi çok büyüktür. Siyasi aktör, bu sayede hem “milletin öfkesinin gerçek sesi” olarak tabanını konsolide eder, hem de bu öfkeyi kontrol altında tutarak “devletin ve toplumun istikrarını sağlayan sorumlu bir lider” imajı çizer. Yani hem tehdidin kendisinden hem de o tehdidi kontrol etme görüntüsünden siyasi rant elde eder.

1.5.3. Pop Milliyetçilik ve Rıza Üretimi

Bu linç ortamının toplumsal ve psikolojik işlevi de bulunmaktadır. Bu ortam, özellikle kendini güçsüz ve sistemin dışına itilmiş hisseden kitleler için bir “rıza üretim mekanizması” görevi görür. Teröre karşı düzenlenen kitlesel protestolar gibi etkinlikler, “pop milliyetçi” bir damarı besler. Bu gösterilerde, fetihçi savaş sloganları, şiddet pornografisi ve en galiz küfürler, vatanseverlik ve “milli birlik” ambalajı içinde sunulur. Sıradan bir birey için, on binlerce kişiyle birlikte bayrak sallayıp intikam sloganları atmak, gündelik hayatın sıkıntıları ve güçsüzlük hissi karşısında anlık bir güç ve cemaat aidiyeti deneyimi sunar. Bu, saldırgan dürtülerin “milli” bir meşruiyetle serbestçe dışavurulduğu, ajitasyona son derece açık, tehlikeli bir psikolojik deşarj alanıdır. Bu atmosfer, faşizmin ihtiyaç duyduğu kitle ruh halini sürekli olarak yeniden üretir.

1.5.4. Yas Tutmanın Engellenmesi

Linç ortamını besleyen en temel dinamiklerden birisi, toplumun kolektif travmalar ve acılar karşısında sağlıklı bir yas sürecine girmesinin sistematik olarak engellenmesidir. Bu engelleme, özellikle PKK saldırıları sonucu hayatını kaybeden askerlerin cenazeleri gibi derin bir toplumsal acının yaşandığı anlarda en belirgin halini alır. Bu anlar, aslında toplumun ortak bir acıda birleşerek, kayıplarıyla yüzleşebileceği, insani bir kırılganlık zemininde empati kurabileceği nadir fırsatlardır.

Ancak tam da bu noktada bir “duygu tutulması” devreye girer. Egemen siyasi ve medyatik söylem, acının doğal akışında yaşanmasına izin vermez. Gözyaşı, hüzün, kayıpla yüzleşme gibi insani ve sağaltıcı süreçler, neredeyse anında ve zorla bir başka kanala yönlendirilir: intikam dili. Acı, yas tutulacak bir kayıp olmaktan çıkarılıp, derhal öfkeye, nefrete ve misilleme talebine dönüştürülür. Şehit ailelerinin yaşadığı derin ve kişisel keder, kamusal alanda hızla “hesap sorma” ve “kanını yerde bırakmama” çağrılarının ham malzemesi haline getirilir. Yasin Aktay’ın belirttiği gibi, “sözün bittiği” yerin sürekli ilan edilmesi, aslında sağlıklı bir diyalog ve müzakereye alan aç(a)mama halinin bir yansımasıdır.

Bu noktada, daha geniş bir çerçeveden inceleme yapmak için, siyaset felsefecisi Judith Butler’ın 11 Eylül saldırıları sonrası yaptığı analizler önemlidir. Butler, dönemin Bush yönetiminin, ulusal yası hızla sona erdirip savaşa yönelmesini, bilinçli bir siyasi strateji olarak yorumlamıştı. Butler’a göre bu “yas tutmaktan duyulan korku” son derece tehlikeliydi. Çünkü sağlıklı bir yas süreci, insanın kendi kırılganlığını ve başkalarına olan bağımlılığını fark ettiği bir deneyimdir. Kendi kaybının acısını derinden hisseden bir toplum, başkalarının kayıplarını ve acılarını da anlama potansiyeli taşır. Bu empati potansiyeli, devleti ve toplumu daha barışçıl ve akılcı politikalara yöneltebilir.

İşte bu potansiyelden korkan yönetimler, yası engelleyerek toplumu “kötü fantezilere” iterler. Bu fanteziler; intikam yoluyla kaybı “telafi etme”, dünyayı kaybın hiç yaşanmadığı o eski mükemmel hale geri döndürme ve kendi acizliğini inkâr edip tüm suçu yok edilebilir bir düşmana yükleme gibi sağlıksız psikolojik mekanizmaları içerir. [Feind’dan not: Butler’ın bahsettiği bağlamda ve şehit bağlamında söylenen doğru ve yasın engellendiği gerçek olsa da, intikamın her zaman için sağlıksız olduğunu düşünmüyorum.]

“Bizde de yasaktır, yas,” denilerek, bu yaklaşım Türkiye’ye de uygulanır. Türkiye’de yasın engellenmesi, şu sonuçları doğurur:

Empatinin Yok Edilmesi: Toplumun, kaybettiği askerlerinin acısını sağlıklı bir şekilde yaşamasına izin verilmez. Bu durum, toplumun, acının bir başka tarafı olan Kürtlerin yaşadığı kayıpları ve acıları anlamasının önündeki en büyük duygusal ve ahlaki engeldir. Yas tutamayan bir toplum, başkasının yasını da göremez.

Linç Güruhunun Beslenmesi: İşlenmemiş, bastırılmış ve öfkeye dönüştürülmüş bu acı, linç güruhları için en temel duygusal yakıt haline gelir. Toplumun canını yakan karmaşık sorunlar (terör, siyasi istikrarsızlık vb.), “günah keçisi” ilan edilen kolay hedeflere (herhangi bir Kürt, solcu, muhalif) yöneltilen somut bir şiddetle “çözülmeye” çalışılır. Linç eylemi, bu bağlamda, çarpıtılmış ve sapkın bir yas tutma ritüeline dönüşür. [Feind’dan not: “kolay hedef” noktasına dikkat çekerim.]

Manevi ve Ahlaki Yozlaşma: En nihayetinde bu “yas yasağı,” toplumun ahlaki dokusunu çürüten bir “manevi yozlaşma” göstergesidir. İnsanı insan yapan karmaşık duygularla (acı, keder, empati, bağışlama) yüzleşme kapasitesini ortadan kaldırır. Bunun yerine toplumu, sürekli bir kurban psikolojisi ve intikam arzusundan beslenen, ilkel ve yıkıcı bir döngüye hapseder. İşte bu kısır döngü, linççi atmosferin sürekli yeniden üretilmesini sağlayan verimli bir zemin oluşturur.

1.6. Karşılaştırmalı Linç Etüdleri: Nazi Almanyası – Bugünün Türkiyesi

Bu karşılaştırmanın amacı, Türkiye ve Nazi Almanyası’nı birebir aynı tutmak değil, fakat totaliter bir rejimin şiddeti nasıl toplumsallaştırdığını bir “anatomi atlası” gibi kullanarak Türkiye’deki mekanizmaların işleyişini daha net görmektir. Temel analitik araç, Michael Wildt’tan ödünç alınan “aşağıdan yukarıya olağanüstü hal” kavramıdır. Bu kavrama göre, devlet, doğrudan emir vermek yerine, “millî öfke” veya “Almanlığın kutsal öfkesi” gibi söylemlerle şiddeti teşvik eder ve bir hedef grup (Yahudiler) gösterir. Bu üstü kapalı onayı alan yerel parti üyeleri ve “sıradan vatandaşlar”, kendi olağanüstü hallerini ilan ederek şiddet eylemlerine girişirler. Devlet de bu “halk tepkisini” bahane ederek daha sonra kendi yasal ve idari baskı mekanizmalarını devreye sokar. Bu modelin pratik yansımaları, Türkiye’deki linç rejimiyle oldukça benzerdir.

1.6.1. Karşılaştırmalı Pratikler: Ampirik Örneklerle Detaylı Bir Bakış

Her iki rejimden verilen somut örnekler ana olarak şöyledir.

1. Polisin Tutumu: “Schutzhaft” ve “Koruma Amaçlı Gözaltı”

Bu, iki rejim arasındaki en doğrudan pratik benzerliktir.

Nazi Almanyası’nda: Nazi polisi, Yahudilere yönelik saldırılar sırasında genellikle olaylara müdahale etmezdi. Saldırıdan sonra ise hayatta kalan Yahudileri, güya kalabalığın öfkesinden “korumak” amacıyla gözaltına alırdı. Bu uygulamaya resmi olarak “Schutzhaft” (Koruma Amaçlı Gözaltı) deniyordu. Ancak bu “koruma,” kurbanın daha fazla sorgulanması, fişlenmesi ve çoğu zaman toplama kampına giden yolun ilk adımı olması anlamına geliyordu. Suçlu olan linç güruhu değil, “tahrikçi” olarak görülen kurban oluyordu.

Türkiye’de: Bu pratik, Türkiye’de neredeyse birebir tekrarlanmıştır. Özellikle Kürtlere veya solculara yönelik linç girişimlerinde, olay yerine gelen polisin ilk işi genellikle linççileri dağıtmak değil, lince uğrayanları kalabalığın elinden alarak “koruma” altına almaktır. Bu mekanizmanın en net görüldüğü vakalardan biri, Sakarya’da bir DTP etkinliğine yönelik linç girişimidir. Burada, salonun etrafını saran saldırgan güruh “Dua edin polise” sloganları atarken, polis kalabalığı dağıtmak yerine, içeride mahsur kalanları “koruma” adı altında dışarı çıkarma operasyonu yürütmüştür. Ancak bu eylem, masum bir kurtarma değil, kurbanların tek tek “işaretlenerek” fişlendiği bir kontrol ve kimlik tespiti sürecidir. Bu pratik, olayın ardından hazırlanan resmi raporlarla ideolojik olarak desteklenir; İçişleri Bakanlığı müfettişleri, suçu linççilerde aramak yerine, etkinliğin kendisini bir “şehidin cenazesinden dört gün sonra” düzenlendiği için “tahrik unsuru” olarak tanımlamıştır. Raporun, Karadenizlilerin yoğun olduğu bölge halkının etnik karakterini “çabuk parlayıp çabuk tepki veren bir yapıda” olarak nitelemesi, şiddeti bir suç olmaktan çıkarıp neredeyse doğal ve anlaşılır bir reaksiyon olarak kodlamaktadır. Bu “kurbanı suçlama” mantığı, hukuki sürece de yansır; linç girişiminde bulunan 19 kişi hakkında daha hafif bir dava açılırken, etkinliği düzenleyen DTP ilçe başkanı Aziz Koçak hakkında “örgüt propagandası” suçlamasıyla beş yıl hapis istemiyle dava açılmış ve linççilerin yargılanma süreci belirsizliğini korumuştur. Sonuç olarak, devlet, kurbanı “koruma” bahanesiyle kontrol altına alıp potansiyel bir suçluya dönüştürürken, linç eyleminin kendisini üstü kapalı bir şekilde meşrulaştırarak güruha fiili bir cezasızlık alanı tanımaktadır. Bu, “Schutzhaft” mantığının Türkiye’deki bir yansımasıdır: devletin asıl derdi, linç suçu değil, kurbanın varlığı ve “tahrik” potansiyelidir.

2. Resmi Söylem: “Einzelaktionen” ve “Münferit Olaylar”

Her iki rejim de sistematik şiddeti örtbas etmek için benzer bir resmi dil kullanır.

Nazi Almanyası’nda: Emniyet yetkilileri, taşrada ardı arkası kesilmeyen, birbirine benzer şekilde gelişen ve organize olduğu belli olan, Yahudilere yönelik saldırıları, raporlarında sistematik olarak “Einzelaktionen” (Münferit Eylemler) olarak adlandırıyordu . Bu terminoloji, olayların planlı ve yaygın bir politikanın parçası olduğunu gizlemeyi ve onları rastlantısal, yerel patlamalar olarak sunmayı amaçlıyordu.

Türkiye’de: Nazi rejiminin organize şiddeti “Einzelaktionen” olarak kodlamasına paralel şekilde, Türkiye’deki yetkilileri de linç girişimlerini örtbas etmek için standart bir dil geliştirmiştir. Bu resmi söylem, özellikle 2000’li yıllarda Kürtçe konuşmak, solcu kimliği veya “PKK’lı” damgası gibi belirli bir şablonu izleyerek artan ve dolayısıyla sistematik olduğu açık olan saldırıları, kasıtlı olarak siyasi bağlamından koparır. Örneğin, Ankara’nın Ayaş ilçesinde inşaat işçilerinin sırf aralarında Kürtçe konuştukları için saldırıya uğraması veya İzmir Torbalı’da bir DEHAP pikniğine yapılan saldırı gibi olaylar, resmi kayıtlara ve basına genellikle “iki grup arasında çıkan adli bir kavga” olarak yansıtılır. Bu dil, olayı iki eşit tarafın kavgası gibi sunarak linçin asimetrik ve tek taraflı şiddet doğasını gizler. Bu geçiştirme, bazen daha da ileri giderek saldırgan güruhun eylemini meşrulaştırmaya varır. 2005’te İzmir Seferihisar’da yaşananların ardından dönemin kaymakamının, “Vatandaş, devlete ve askere karşı harekete pabuç bırakmıyor,” şeklindeki açıklaması, linç güruhunu adeta devletin bekçileri olarak konumlandırır. Bu durumun en ileri çıkan örneklerinden biri, 2008’de Balıkesir Altınova’da iki kişinin öldürülmesi ve onlarca ev ve işyerinin yakılmasıyla sonuçlanan pogrom sonrası, dönemin valisinin kalabalığa hitaben, Kürtlerin ev ve işyerlerinin tahrip edilmesini “anlayışla karşıladıklarını” açıklamasıdır . Benzer şekilde, yetkililer sık sık “provokasyon” kartını oynayarak suçu kurbana yükler; Adana Karatavuk köyünde bir Kürt işçinin öldürüldüğü olayda, köy muhtarının derhal “işçiler terör örgütü lehine slogan attı” iddiasını ortaya atması, şiddeti meşru bir tepki gibi gösterme çabasının tipik bir örneğidir. Sonuç olarak, “münferit olay,” “kavga” ve “provokasyon” gibi ifadelerden oluşan bu resmi sözlük, linç rejiminin siyasi ve sistematik doğasını sistematik olarak reddederek devleti sorumluluktan kurtaran işlevsel bir mekanizma olarak çalışır.

3. Kurumsal Kinizm: Raporlar ve Gerekçeler

Diğer bir bulgu, şiddeti meşrulaştıran veya önemsizleştiren resmi raporlardaki kinik dildir.

Nazi Almanyası’nda: Bu kinizmin zirve yaptığı bir vaka önemli bir örnek teşkil etmektedir. 1935’te Kassel kentinde Yahudi bir hekim, kendisine saldıran üç Nazi gencini polise şikâyet eder. Bunun üzerine doktor, saldırganlara “haydut” diyerek hakaret ettiği gerekçesiyle gözaltına alınır. Olayla ilgili tutulan resmi raporda ise şu ifade yer alır: “Dövülen hekim zamanında hastasına yetişebilmiş, dolayısıyla bir zarar meydana gelmemiştir!”. Bu ifade, şiddetin varlığını inkâr etmeyen ancak sonucunu önemsizleştirerek eylemin kendisini ve suçunu ortadan kaldıran bürokratik bir kötülüğü sergiler.

Türkiye’de: Bu denli çıplak bir kinizm Türkiye’de nadirdir ancak benzer bir mantık işlemektedir [Feind’dan not: Leman olayı bu çıplak kinizmin bir örneğidir]. Örneğin, Sakarya’daki linç girişimi sonrası İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin hazırladığı rapor, olayı linççilerin suçu olarak değil, linç edilenlerin “tahriki” olarak kodlar. Rapor, DTP gecesinin bir şehit cenazesinden dört gün sonra yapılmasını “tahrik unsuru” olarak belirler. Bölgedeki Karadeniz kökenli nüfusun “dinen ve devletçi duygularına bağlı, çabuk parlayıp çabuk tepki veren bir yapıda” olduğunun belirtilmesi de, şiddeti bir suç değil, bölge halkının “doğal” ve “anlaşılır” bir karakter özelliği olarak sunar. Bu, Kassel raporundaki kadar bariz olmasa da, suçu failden alıp kurbana yükleyen ve şiddeti normalleştiren aynı kinik mantığın bir ürünüdür.

Sonuç olarak, bu karşılaştırmalı okuma yoluyla görülmektedir ki, Türkiye’deki linç rejimi sadece bir dizi şiddet eylemi değildir; kendine özgü bir dili, hukuki pratikleri, meşrulaştırma mekanizmaları ve siyasi işlevleri olan, tehlikeli bir şekilde yapılaşmış bir sistemdir.

1.7. Linç Açılımı ve Gezi Eylemleri Linçleri

Bu rejimin daha güncel iki yansıması aşağıda verilmiştir. Kitap orijinalde 2008’de yayımlandığı için, güncel örnekler daha kısıtlıdır. Elimdeki kopyası, 2014’te çıkan 3. basımıdır ve Gezi Parkı linçleri gibi önemli örnekler konulmuştur. Fakat doğal olarak son 11 seneden bir örnek yoktur. Bununla beraber, bu görece güncel örnekler, linç rejiminin hala devam ettiğini ve dinamik bir şekilde evrildiğini göstermek açısından önemlidir.

1.7.1. Linç Açılımı

Bu bölümde, Türkiye’nin siyasi olarak en çalkantılı dönemlerinden biri olan, bir yanda “Kürt Açılımı” ile bir diyalog ve çözüm umudunun yeşerdiği, diğer yanda ise Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasıyla tansiyonun zirveye çıktığı bir dönem ele alınmaktadır. Bu eşzamanlı ve çelişkili sürecin, linç rejimini yeniden nasıl harekete geçirdiği ve bu dönemdeki şiddetin kendine özgü dinamikleri incelenmektedir. Temel tez, bu dönemdeki linç dalgasının, “Açılım” sürecini “taviz” ve “zayıflık” olarak gören milliyetçi kesimlerin, devletin boşalttığını düşündükleri alanı doldurma ve “eşkıyaya haddini bildirme” misyonuyla ortaya çıktığıdır.

Bu süreçte MHP’nin rolü merkezi bir yer tutar. MHP, “millet ayağa kalkarsa” tehdidini sürekli gündemde tutarak, “linç ruhunu okşamaktadır”. Bu, sadece tabana yönelik bir mesaj değildir; aynı zamanda devlet elitlerine yönelik stratejik bir hamledir. MHP, bir yandan yerel hatiplerinin “köpek” ve “ölüm” gibi ifadelerle dolu nutuklarıyla tabandaki öfkeyi canlı tutarken, diğer yandan bu potansiyel iç savaş tehdidini kontrol edebilen tek güç olduğu imajını yaratarak siyasi pazarlık gücünü artırır. Bu, daha önce tanımlanan “faşizmin sarkacı” mekanizmasının, yani şiddet potansiyelini hem yaratıp hem de onu dizginleme görüntüsüyle siyasi kazanç elde etme stratejisinin birebir uygulanmasıdır.

[Feind’dan not: aşağıdaki kısmı, devletin içinde farklı gruplar (klikler) olduğunu hatırlayarak okumakta yarar var; bir kısım “Açılım” sürecini desteklerken, bir kısım da karşıydı.]

Bu bölümdeki en önemli ve somut vaka, Muş’un Bulanık ilçesinde yaşananlardır. DTP’nin kapatılmasını protesto eden bir kalabalığın üzerine, bir esnafın dükkanından çıkarak kalaşnikofla ateş açması ve iki kişiyi öldürmesi, ilk bakışta “öfkeli bir vatandaş tepkisi” gibi sunulmuştur. Ancak, olayın bu basit çerçeveye sığmadığı, katil zanlısı olan “esnafın” aynı zamanda devlet tarafından silahlandırılmış ve maaşa bağlanmış bir “gönüllü korucu” olduğunun ortaya çıkmasıyla görülmektedir. Bu detay, linç rejimi analizinde kilit bir noktadır, çünkü “sivil” ve “resmi” şiddet arasındaki sınırı ortadan kaldırır. Devletin verdiği silah ve yetki, bir sivil tarafından, devletin “düşman” olarak gördüğü bir gruba karşı, linç mantığıyla kullanılmıştır. Bu vaka, devletin güvenlik aygıtlarının, rejimin gayriresmi şiddet pratikleriyle nasıl iç içe geçebildiğini gösteren bir kanıt niteliğindedir. Olay sonrası internet ortamında katili savunan yorumlarda sıkça “devletin yapamadığını bu adam yaptı” veya “polisin yapamadığını yapmış” gibi ifadelerin kullanılması, linç eyleminin, devletin “zayıflığını” telafi eden meşru bir eylem olarak algılandığını ortaya koyar.

Sonuç olarak, “Açılım” dönemindeki bu linç dalgası rastgele değildir, aksine belirli bir siyasi işleve hizmet etmektedir. Bu eylemler, bir yandan diyalog ve çözüm sürecini baltalamayı hedeflerken, diğer yandan toplumda bir korku ve güvensizlik iklimi yaratmıştır. Yani bu linç girişimleri, “nizamî” şiddetin, yani resmi güvenlik operasyonlarının meşruiyet zeminini hazırlayan bir “yığınak” görevi görmüştür.

1.7.2. Gezi Linçleri

Gezi Olayları, Türkiye’nin linç rejimi tarihinde bir dönüm noktasıdır. Çünkü bu süreçte rejim, hedeflerini geleneksel “düşman” kategorilerinin (Kürtler, Aleviler, solcular) ötesine taşıyarak, daha önce siyasi şiddetin doğrudan hedefi olmayan kentli, orta sınıf ve geniş bir muhalif kesimi de kapsayacak şekilde genişletmiştir. Bu genişlemenin meşruiyet zemini, bizzat dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından eylemcilerin “çapulcu” olarak nitelendirilmesiyle atılmıştır. Bu isimlendirme ve şeytanlaştırma, onlara yönelik her türlü sivil ve resmi şiddetin önünü açan siyasi bir onay işlevi görmüştür. Bu dönemde ortaya çıkan ve rejimin adaptasyon yeteneğini gösteren üç temel linç arketipi ele alınacaktır.

1. “Palalı Saldırgan”: Mülkiyetin Kutsallaştırılması ve Yeni Meşruiyet Zemini

Gezi’nin en ikonik linç figürlerinden birisi, Beyoğlu’nda polisten kaçan eylemcilere palayla saldıran esnaf Sabri Çelebi’dir. Bu vaka, linç rejiminin meşruiyet repertuvarına yeni bir gerekçe eklemesi açısından kritiktir. Çelebi, eylemini “Sadece malıma, işyerime olan saldırıyı kışkırtmak amaçlı bir tepki” olarak savunmuştur. Ancak asıl nokta, bu bireysel eylemin aldığı siyasi destektir. AKP Çankırı Milletvekili İdris Şahin’in bu eylemi “hukuk çerçevesinde bir eylem” olarak nitelemesi ve Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın “burasına kadar gelmiş, bizim esnafımızdan” diyerek Çelebi ile empati kurması, devlet nezdinde eylemin nasıl aklandığını gösterir. Bu olayla birlikte, “milli beka” gibi soyut ve büyük anlatıların yanına, orta sınıfın ve esnafın en temel kaygısı olan “mülkiyetin” ve “ekmek teknesinin” korunması da, sivil şiddet ve linç için geçerli bir mazeret olarak dolaşıma sokulmuştur. Bu, rejimin toplumsal tabanını genişletme ve şiddetini daha “anlaşılır” kılma stratejisinin bir parçasıdır.

2. “Vigilantizm” ve “Polise Uzanan Eller Kırılsın” Güruhları: Devlet-Sivil İşbirliği

Gezi sürecinde, özellikle Kasımpaşa ve Tophane gibi mahallelerden çıkan, ellerinde bıçaklar, sopalar ve demir çubuklar bulunan grupların polisle eş zamanlı olarak eylemcilere saldırması, devlet ile “sadık sivil” arasındaki ittifakın önemli bir kanıtıdır. 17 Haziran gecesi, polisin Şişhane’ye doğru sürdüğü kalabalığın, Kasımpaşa’dan gelen 30-40 kişilik bir grubun saldırısına uğraması tipik bir örnektir. Bu ittifağın en sembolik anlarından birisiyse Tophane’de yaşanmıştır. Mahalle sakinleri, eylemcilere sert müdahalede bulunan polisi coşkuyla alkışlamış, polis bu desteğe “Vatan sana canım feda” sloganıyla karşılık vermiştir. Bunun üzerine Tophaneli grup, tekbirler getirerek “Polise uzanan eller kırılsın” ve “Hepimiz Tayyip’in askerleriyiz” sloganlarıyla polise desteklerini ilan etmiştir. Bu manzara, Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” kavramının artık ete kemiğe bürünerek fiziki bir şiddet pratiğine dönüştüğü andır. Bu “vigilante” gruplar, polisin resmi şiddetini tamamlayan, sokakları “hainlerden” temizleyen ve devletin baskısını toplumsal bir destekle çevreleyen gayriresmi bir milis gücü işlevi görmüştür.

3. Ali İsmail Korkmaz Cinayeti: Devlet ve Milletin Ölümcül “Kaynaşması”

Bu vaka, Gezi’deki linç rejiminin ulaştığı en son ve en ölümcül aşamayı ortaya koymaktadır. Eskişehir’de 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ali İsmail Korkmaz’ın, bir ara sokakta sivil giyimli fırıncılar, esnaflar ve aralarında en az bir polis memurunun da bulunduğu bir grup tarafından pusuya düşürülerek dövülerek öldürülmesi, rejimin doğasını tüm çıplaklığıyla ortaya sermiştir. Bu olayı özgün kılan, faillerin savunma mekanizmasıdır. Saldırıya katılan sivil sanıklar, mahkemede kendilerini “Biz devletin polisine yardım etmek istemiştik,” diyerek savunmuşlardır. Bu ifade kilit önemdedir. Bu, AKP’nin sıkça dile getirdiği “devletle milleti kaynaştırma” şiarının, bir muhalifi öldürme eyleminde ortaya çıkmasıdır. Bu cinayette, devletin resmi şiddet aygıtı (polis) ile “sadık vatandaşın” sivil şiddeti arasındaki tüm ayrımlar ortadan kalkmış, onlar tek bir ölümcül bedende birleşmiştir. Sivil, polisin bir uzantısı haline gelmiş; polis ise linç güruhunun bir üyesi olmuştur. Bu, linç rejiminin artık sadece devletin göz yumduğu veya teşvik ettiği bir şey olmaktan çıkıp, bizzat devlet görevlileri ile sivillerin ortak fail olduğu bir yapıya dönüştüğünün kanıtıdır.

1.8. Linç Kültürü Üzerine Birkaç Not

Bu bölümde, linç rejimini sadece siyasi ve hukuki bir yapı olarak değil, aynı zamanda gündelik hayata, dile ve medya tüketim alışkanlıklarına sinmiş bir kültür olarak ele alınır. Bu kültür, bir yandan linç eylemini normalleştirirken, diğer yandan onun yarattığı dehşeti bayağılaştırarak toplumsal duyarlılığı yok eder.

1.8.1. Linçin Normalleşmesi: Somut Olaylar ve Standart İşleyiş

Linç kültürünün standart işleyişini göstermek için, tipik bir vaka olarak, 2010 yılında İstanbul’da yaşanan bir saldırı analiz edilmektedir. Yasadışı dinlemelere karşı protesto gösterisi yapan Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) üyeleri, Kasımpaşa maçına gitmekte olan yaklaşık yüz kişilik bir Trabzonsporlu taraftar grubunun saldırısına uğrar. Bu olay birkaç standart özelliği barındırmaktadır.

  1. Tetikleyici Slogan: Taraftar grubunun saldırıya geçerken kullandığı slogan “Kahrolsun PKK”dır. Bu, rejimin en işlevsel mekanizmalarından biridir: hedefin kim olduğu veya neyi protesto ettiğinin hiçbir önemi yoktur. Bir gruba karşı kalabalığı kışkırtmak için “Bunlar PKK’lı” yaftasını yapıştırmak yeterlidir. Bu yafta, şiddeti anında “meşru” ve “vatansever” bir eyleme dönüştürür.
  2. Polisin Tutumu: Olayın ardından polisin tavrı, rejimin cezasızlık politikasının somut bir örneğidir. Polis, saldırgan Trabzonsporlu taraftarlar hakkında işlem yapmak yerine, onları bir çember içine alarak “güvenle” gidecekleri maça kadar refakat eder. Bu, saldırganların eyleminin üstü kapalı bir şekilde onaylandığı ve koruma altına alındığı anlamına gelir.
  3. Medyanın Dili: Olayın, büyük medyada bir “linç girişimi” veya “saldırı” olarak değil, taraflar arasında yaşanan bir “gerginlik” olarak sunulması da tipiktir. Bu nötr ve eşitleyici dil, fail ile mağdur arasındaki ayrımı ortadan kaldırır, olayın tek taraflı şiddet doğasını gizler ve onu sıradan bir asayiş vakasına indirger.

Bu kültürün bir başka boyutu, “linç” kelimesinin yaşadığı anlamsal enflasyondur. Şarkıcı Tarkan’ın menajerinin kısa bir gözaltı için “Linç kampanyası yapılıyor,” demesi veya manken Tuğba Özay’ın “Beni linç etmek için, kilolu dediler,” gibi ifadeleri, bu durumun somut örnekleridir. Bu dilsel aşınma tehlikelidir: bir kilo eleştirisinin bile “linç” olarak adlandırıldığı bir ortamda, bir insanın sokak ortasında taşla sopayla dövülmesi olayının kendine özgü vahameti ve gerektirdiği infial kaybolur.

1.8.2. İnternetin Rolü: Şiddetin Pornografisi ve “Seyirlik Eğlence”

İnternet ve dijital medya, linç kültürünü yeniden üreten ve yayan bir araç haline gelmiştir. Bu durum “şiddetin pornografisi” kavramıyla açıklanabilmektedir.

Örneğin, Guatemala’da bir kadının linç edilerek yakılmaya çalışıldığı bir olayın uluslararası medyadaki sunuluş biçimi bulunmaktadır. Bu olayın görüntüleri, “hemen bütün gazetelerin internet sayfalarında davetkâr ‘fotoğraflar için tıklayın” çağrılarıyla sunulmuştur”. Bu sunum biçimi, habercilikten çıkıp bir tür teşhirciliğe kışkırtmaya dönüşür. İnternetin rolü burada kritik bir hal alır.

Şiddetin Metalaşması: “Tıklama” ekonomisi üzerine kurulu dijital medya, en korkunç şiddet görüntülerini bile daha fazla trafik çekecek bir “içerik” olarak görür. Gerçek bir insanın acısı ve ölümü, bir reyting aracına, yani bir metaya (İng: commodity) dönüştürülür.

İzleyicinin Konumunun Değişmesi: “Fotoğraflar için tıklayın” gibi davetkâr bir ifade, izleyiciyi pasif bir haber alıcısı olmaktan çıkarıp, bu şiddet pornografisinin aktif bir tüketicisi haline getirir. İzleyici, olayın vahametiyle yüzleşen bir yurttaş değil, şiddet görüntülerini merakla tüketen bir röntgenci konumuna itilir.

Duyarsızlaşma ve Normalleşme:Bu sürecin nihai sonucu, toplumsal duyarsızlaşmadır. Şiddetin sürekli olarak bir “seyirlik eğlence” olarak tüketime sunulması, onun yarattığı şoku, infiali ve ahlaki tepkiyi zamanla köreltir. Bu durum, linç eylemlerinin toplum nezdinde daha kolay kanıksanmasına ve bir sonraki linç vakası için ahlaki zeminin daha da zayıflamasına yol açar. İnternet, bu kültürel çürümenin hızlı ve etkili bir yayılma aracı olarak işlev görür.

İnternet Yorumları

İnternetteki yorumlar, linç kültürünün hem bir yansıması hem de yeniden üretildiği önemli bir alandır. Örneğin, önceden bahsedilen Muş-Bulanık’taki “korucu-esnafın” iki protestocuyu kalaşnikofla öldürmesi olayının ardından internet haber sitelerinde ve forumlarda ortaya çıkan yorumlar ele alınabilir. Bu yorumlar, linç rejimini besleyen ideolojik ve psikolojik dinamikleri tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.

Bu olay sonrası yapılan yorumların önemli bir bölümü katili destekler niteliktedir. Yorumcular, katilin cezalandırılmasından duyacakları üzüntüyü dile getirirken, onun “devletin yapamadığını yaptığı” veya “polisin yapamadığını yaptığı” fikrini sıkça tekrarlamışlardır. Bu bakış açısı, linç eylemini, devletin “zayıflığını” veya “acizliğini” telafi eden meşru bir sivil müdahale olarak konumlandırır.

Yorumlarda öne çıkan bir diğer önemli dinamik, kurbanların gayrimeşrulaştırılması ve insanlıktan çıkarılmasıdır. Saldırgan (kendisi de Kürt olan korucu), yorumlarda “gerçek (yani sadık) Kürt” olarak tanımlanırken, öldürülen protestocular “sözde Kürtler” olarak damgalanır. Hatta bu kişilerin “aslen Ermeni ve/veya Yahudi” olduklarını iddia eden ve bu komplo teorileri üzerinden onların “katlini vacip” sayan bir grup oluştuğu gözlemlenir.

Kitapta en çok üzerinde durulan noktalardan biri ise, katili aklamak için “malını koruyan vatandaş” argümanının yaygınlığıdır. Yorumlarda saldırganın eylemi, sık sık onun “malını/ekmek teknesini/ işyerini/ekmek yediği dükkânı korumaya çalışıyor olması” gerekçesiyle haklılaştırılmaktadır. Bu durum, “millî beka” gibi büyük anlatıların, orta sınıfın en temel kaygısı olan mülkiyet ve geçinme kaygısıyla nasıl bütünleştiğini gösteren önemli bir “işaret”tir. Bu, linç ruhunun sadece soyut bir milliyetçilikten değil, aynı zamanda somut ekonomik korkulardan da beslendiğini ve bu sayede daha geniş bir tabana yayılabildiğini gösterir.

Sonuç olarak, bu yorumların oluşturduğu “caniyâne nefret söylemin”, linç kültürünün görünürdeki bir yüzüdür; bu sanal alan, rejimin ideolojisinin sıradan insanlar tarafından nasıl benimsendiğini, ifade edildiğini ve yeniden üretildiğini gösteren bir mecradır.

[Feind’dan not: Kitabın yazıldığı döneme kıyasla günümüz internetinde otoriteler tarafından fonlanan troll ve bot hesapların yaygınlığı, eğer zamanında varsa bile, bu “laboratuvar” işlevini bence yok etmiştir.]

[Kitabın ek kısmında, Türkiye İnsan Hakları Derneği’nin kaynakları taranarak oluşturulan, bir linç ve linç girişimleri derlemesi bulunmaktadır. Fakat bu yazıda atlanmıştır.]

2. Leman Dergisi Linci

Bu kısımda, yukarıda özetini sunduğum teorik yaklaşımı kullanarak, Leman Dergisi lincini ele alacağım. Bu linç, Tanıl Bora’nın oluşturduğu yaklaşım için hem bir devamlılık hem de bir kopuşu (bir sonraki aşamaya geçişi) temsil etmektedir. Öncelikle, kurulu linç rejimiyle olan ortak yanlarını ele alacağım.

2.1. Linç Rejiminde Devamlılık Olarak Leman Dergisi Linci

Tanıl Bora’nın ortaya koyduğu analiz açısından bakıldığında, sürecin ilk adımı olan hedef gösterme ve kışkırtma mekanizması çok net bir şekilde işlemiştir. Muhalif ve hiciv geleneğine sahip Leman dergisi, “iç düşman” profiline tam olarak uymaktadır. Daha önceden de pek çok kez iktidarın hedefi olmuştur.

  • 2008’de Erdoğan’ı eleştiren bir kapağı sebebiyle Erdoğan taraftarları tarafından tepki görmüş, Erdoğan tarafından da hakaret davası açılmıştı.
  • 2016’daki darbe girişiminde iktidarın tutumunu eleştiren bir sayısı, daha piyasa sürülmeden toplatılmıştı.
  • 2020’de, cinsel içerikli bir karikatür, muhafazakar ahlak kodlarına uymadığı için hedef gösterildi. Çizer hakkında para ve hapis cezası istenmişti. “Davada Muzır Neşriyat kurulu raporu dosyaya girdi. Kurul, halkın ar ve haya duygularını incittiğini, cinsi arzuları tahrik ve istismar ettiğine karar verdi.”
  • 2021’de siyasi bir eleştirel kapağında Mevlana’yı kullandığı için, dergi iktidar çevreleri tarafından tepki gördü. “Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay derginin yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulundu. Şikayet üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı dergiye soruşturma başlattı.”

Dergide yayımlanan ve İslam’ın peygamberini resmettiği öne sürülen bir karikatür, tıpkı Tan Matbaası olayındaki “komünizm propagandası” yaftası gibi bir işaret fişeği görevi görmüştür. Bu iddia, sosyal medyada hızla yayılarak veya yaydırılarak “milli ve manevi hassasiyetleri” olan kitleler için bir “milli infial” zemini yaratmıştır.

Hedef gösteren tivitlerden birisi:

Arşiv linki

Büyük Doğu Akıncıları Derneği, yani diğer adıyla İBDA-C isimli şeriatçı yapı, hem Türkiye hem de Avrupa Birliği tarafından terör örgütü olarak tanınmaktadır. Bu tarz organize bir yapının saldırı çağrısı yapması, olayın kendiliğinden gelişmediğini, kitapta belirtilen ajitasyon unsurunun devrede olduğunu göstermektedir.

Saldırı sırasındaki söylemler oldukça şiddet doludur ve bırakılsa nereye varacakları bellidir.

Saldırının ardından dergi binasının önündeki gruba konuşan Büyük Doğu Akıncıları Derneği İl Başkanı Alper Kaan Aykut, “Burası Müslüman Anadolu toprağı. Herkes şunu unutmasın: Ya biz gideceğiz, ya onlar gidecek. Ya onlar ölecekler, ya biz öleceğiz. Allah Resulü bizim canımızdan değerli. Biz o nurla can vermeye de can almaya da hazırız!” dedi.

İBDA-C gençlik teşkilatı tarafından atılmış ama artık silinmiş bir tivitte, arşiv yoluyla ulaşıldığında, şeriatçıların binayı yakmayı amaçladığı da görülmektedir.

Arşiv linki

Lakin buna rağmen, devletin uzantısı polis, cana zarar gelmesine izin vermemiştir. Bu açıdan, saldırının kendisi, yani dergi binasının taş ve sopalarla basılması, “linç disiplini” analizindeki tarihsel örneklerle paralellik taşır. Eylem, “mala yönelik” bir şiddet pratiği olarak, “mesaj verme” amacı gütmektedir.

Daha önce verilen örneklerin yanısıra, atılan “Yaşasın şeriat” ve “Kafir Leman hesap verecek” gibi sloganlar, eylemin ideolojik karakterini ortaya koymakta ve saldırganların kendilerine bir cezalandırma görevi biçtiğini açıkça belirtmektedir.

Olayın en kritik yönü, devletin tutumudur. Bu vaka, kiapta “Schutzhaft” mantığıyla açıklanan “kurbanı suçlama” pratiğinin en güncel örneklerinden birini sunar. Devlet aygıtı, saldırgan güruha odaklanmak yerine, neredeyse anında hedefe döner:

  1. Hukuki Süreç: İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın saldırganlar hakkında bir laf etmemesi, aksine dergi çalışanlarının ters kelepçe görüntülerini kutlayarak paylaşması ve aşağılaması, hukukun nasıl linççilerin eylemini meşrulaştıran bir araca dönüştüğünün kanıtıdır.
  2. Kurbanın Cezalandırılması: Saldırıya uğrayan derginin çizeri, yazı işleri müdürü ve diğer çalışanlarının gözaltına alınması ve sonrasında tutuklanması, “Schutzhaft” mekanizmasının birebir uygulanmasıdır. Devlet, “koruma” adı altında olmasa bile, linçe uğrayanı suçlu ilan ederek ve onu cezalandırarak, linççilerin eyleminin “haklı bir tepki” olduğu tezini üstü kapalı bir şekilde doğrulamış olur. Dergiye toplatma kararı çıkarılması ve sosyal medya hesaplarına erişim engeli getirilmesi de bu cezalandırma sürecinin bir parçasıdır.

Bir sonraki kısımda daha da detayına girilecek olan bu söylemler, “kinizm” olarak tanımlanmış resmi söylemin örneğidir. Burada “lanetlenen,” derginin çizdiği karikatürdür, dergi binasını basan ve şiddet uygulayan, dergi çalışanlarını öldürmeyi amaçlayan güruhun eylemi değil. Bu, suçu tamamen kurbanın üzerine yıkan ve saldırganların eylemini görünmez kılan bir dil stratejisidir.

Özetle, Leman dergisine yönelik saldırı, “iç düşman” olarak kodlanan bir hedefe yönelik ideolojik kışkırtma, “milli infial” adı altında harekete geçen organize bir güruh ve bu güruhun eylemini görmezden gelip doğrudan kurbanı cezalandıran bir devlet aklının bir araya geldiği, linç rejiminin tüm unsurlarını barındıran, bu açılardan tipik bir vakadır.

2.2. Linç Rejiminin Bir Sonraki Aşaması Olarak Leman Linci

Leman dergisine yönelik saldırı ve sonrasında yaşananlar, linç rejiminin bir sonraki aşamaya geçtiğine dair güçlü bir kanıt olarak da yorumlanabilir. Kitapta incelenen örneklerde devletin tutumu, daha dolaylı, üstü kapalı ve en azından bir “gizlenme” veya “nötrallik” perdesi arkasına sığınma derdi taşıyan bir yapıdaydı. Örneğin, Vagon-Li gibi meselelerde bir tarafsızlık izlenimi çizilmeye çalışılırken, 6-7 Eylül gibi organize edilen vakalardaysa gizliliğin sürdürülmesi elzemdi. Bu yeni vakada ise bu perde ortadan kalkmış ve rejim niteliksel bir değişim geçirmiştir.

Önceki modellerde genel olarak devletin rolü şu şekillerde işliyordu:

  • İhmal ve Cezasızlık: Polis, saldırgan güruha ya müdahale etmiyor ya da etkisiz kalıyor, sonrasında ise failler cezasız bırakılıyordu.
  • Olay Sonrası Meşrulaştırma: Linç eylemi gerçekleştikten sonra, yetkililer “milli refleks,” “halkın hassasiyeti” veya “tahrik” gibi gerekçelerle olayı meşrulaştırıyor veya önemsizleştiriyordu.
  • Kurbanı Suçlama: Hukuki süreç, saldırganlardan ziyade, “tahrikçi” olarak kodlanan kurbanlara veya temsilcilerine yöneliyordu.

Bir önceki kısımda belirttiğim gibi, bu özellikler bu vakada da görülebiliyor. Cezasızlık kısmı için de bu geçerli, çünkü günler geçmesine rağmen, bildiğim kadarıyla hiçbir İBDA-C üyesi bu süreçte henüz gözaltına alınmadı.

Bununla beraber, kritik olan mesele şu: Bu modellerde, devlet ile linç güruhu arasında bir işbirliği olsa da, bu genellikle üstü kapalı bir anlaşma veya olay sonrası geliştirilen bir söylemle kuruluyordu. Devlet, eylemi doğrudan sahiplenmek yerine ona “göz yumuyor,” onu “anlayışla karşılıyor” veya onu “haklı” kılan koşulları öne sürüyordu.

Ancak Leman lincinde tanık olduğumuz durum, bu dolaylı mekanizmaların ötesine geçen, yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Artık devlet, linç eyleminin bir “sonucuyla” ilgilenen veya onu sonradan meşrulaştıran bir aktör değil; linç eylemiyle eş zamanlı ve aleni bir şekilde, aynı hedefe yönelen aktif bir ortağa dönüşmüştür. Bunu anlamak için, devletin tepkisine bir bakalım.

Bu yeni aşamanın temel özellikleri şunlardır:

  1. Hukukun ve Söylemin Koordine Silah Olarak Kullanılması: Devletin ilk tepkisi, saldırganları soruşturmak değil, saldırının gerekçesi olan sözde “suçu” (dini değerlere hakaret) soruşturmaktır. 26 Haziran’da çıkan karikatür için 4 gün bekledikten sonra, Adalet Bakanlığı’nın 30 Haziran’daki İBDA-C saldırısıyla neredeyse birebir aynı anda dergi hakkında soruşturma başlatmıştır.

    21:07’de Adalet Bakanı soruşturma başlatıldığını duyurmuş, 21:40 itibarıyla Savcılık gözaltı kararı çıktığını duyurmuş, 21:50 civarı İBDA-C Leman önünde toplanmaya başlamış, 22:01’de İletişim Bakanı dergiyi hedef göstermiş, nihayetindeyse linç olayları yaşanmaktayken ters kelepçeyle gözaltı olduğunda İçişleri Bakanı 22:51’de bunu zafer ilanı olarak duyurmuştur.

    Devletin hukuk aygıtı, linç güruhunun fiziki saldırısıyla birlikte gelen bir taarruz olarak kullanılmıştır.
  2. Cezasızlıktan Onaylamaya Geçiş: Rejim, artık sadece linççilere cezasızlık vaat etmekle kalmıyor; onların “suç” tanımını ve “ceza” talebini devletin resmi suç tanımı ve hukuki eylemi haline getirerek eylemlerini doğrudan onaylıyor. Güruhun “Kafir Leman hesap verecek” sloganı, devletin “Leman hakkında soruşturma başlatıldı” açıklamasıyla hukuki bir gerçekliğe dönüşüyor.
  3. Gizlenme ve Tarafsızlık Derdinin Ortadan Kalkması: Önceki vakalarda en azından “olayları araştırıyoruz” veya “her türlü şiddeti kınıyoruz” gibi nötr bir görünüm sergileme çabası varken, bu olayda devletin pozisyonu başlangıçtan itibaren nettir. Lincin hedefi olan dergi, devletin de hedefidir. Gizlenme ihtiyacı ortadan kalkmış, devlet ile linççi güruh arasındaki ideolojik ve pratik ittifak aleni hale gelmiştir.
  4. Karşı Çıkan Sesleri Cezalandırma: Devlet, İBDA-C linççilerini cezalandırmadığı gibi, olaya ses çıkaranlara karşı hukuğu da kullanmaktadır. Leman’a linç için gelenlerle tartışan akademisyen Aslı Aydemir, sabah baskınıyla gözaltına alınmış ve daha sonra tutuklanmıştır.

Bu durum, linç rejiminin evriminde yeni bir safhadır. Bu noktada rejim, artık “gölge oyunlarına” veya dolaylı meşrulaştırmalara daha az ihtiyaç duymakta, bunun yerine fiziksel linç, söylemsel saldırılar ve hukuk saldırısıyla eş zamanlı ve koordine bir şekilde kullanarak hedefini imha etmeye yönelmektedir. Devlet, linççinin sadece koruyucusu değil, aynı zamanda onun suç ortağı ve eyleminin hukuki tamamlayıcısı konumuna geçmiştir.

3. Gelecek Hakkında Düşünceler ve Yapılabilecekler

Bütün bu yazdıklarıma rağmen, hakkında konuşması en zor kısım burası, zira ben bu lincin bir sonraki aşamanın sadece başlangıcı olduğundan endişeleniyorum. Lafı eveleyip gevelemeye gerek yok: bir diktatörlükte yaşıyoruz. Duvarların her gün daha çok küçüldüğü, şiddetin her gün daha çok arttığı bir diktatörlük. Biz onu durdurmadıkça da durmayacak. Bu iş sadece mitinglerle ve protestolarla da olmuyor. Örgütlenmemiz gerekiyor. Olağan gidişatı durdurmamız gerekiyor. Caddeleri, iki kıta arasındaki köprüleri, AVMler gibi ticaret merkezlerini tıkamamız, gündelik ve ekonomik işleyişi sekteye uğratmamız gerekiyor. Grev ve boykotu her bir yere yaymamız gerekiyor. Bunlar etkili olabilecek ve tarih boyunca pek çok ülkede etkili de olmuş şeyler, çünkü iktidarın en büyük ortağı belki de sermayedir. Sermaye sahipleri para kaybetmeye başladıkça, bu onlara zarar verecek. Finansal çıkar üstüne kurulu ortaklıklara sancılar saplanacak, hatta onlar dağılmaya başlayacak.

Bunları yapmazsak çıkış yolu olduğunu düşünmüyorum. İktidar şu günlere kadar ana olarak rıza üretimi yaparak, ne kadar adaletsiz olsa da bir şekilde insanlardan oy alarak geldi. Artık bunun işe yaramadığını gördüklerinde saf kuvvet kullanarak muhalefeti tasfiyeye geçtiler. Olur da bütün yıpranmaya rağmen muhalefet diyelim seçimi kazandı: gideceklerini mi zannediyorsunuz? Bütün kuvvet ve zor onların tarafındayken?

Karşılıklı açık şiddet gibi yıkıcı bir şey asla önermiyorum. Bu intihar ve katliam olur. Fakat nasıl Balkanlardaki bilimum diktatörlük, bilinçli, sürekli, risk almaya açık ama aynı zamanda bu konuda zeki birer halk hareketi sonucu çökertildiyse, benzerini yapmamız gerekiyor. Bu acı olacak, şu ana kadar ödediğimizden daha yüksek bedeller ödeyeceğiz. Ama başka yol görmüyorum. Aksi, gangrenli bacağı kesmeden, zehrinin yayılmasını izlemek ve iyileşmeyi beklemek kadar absürt bir şey. En azından öyle düşünüyorum.


Bir Cevap Yazın

Ötegezen sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin