Andor’da Fedakarlık: Muhteşem Bir Dizide Militarizmin Gölgesi

[Bu yazı Andor dizisi ve Rogue One filminin tamamından spoiler içerir.]

Andor’un 2. sezonunu yeni bitirdim. Öncelikle şunu belirteyim, dizi gerçekten çok fazla farklı açıdan muhteşem. Hele ki ana akım ve yüksek bütçeli bir hikayede direnişin ideolojik gerçekliği hakkında bu kadar taviz vermez, liberal bireycilik ve reform mitlerine kulak asmayan bir hikaye olması gerçekten şaşırtıcı. Özellikle S2E08’deki “Kanlı 1 Mayıs” benzeri bölüm insanı derinden etkiliyor.

Andor’a çok fazla methiye dizilebilir ve belki bu başka bir yazının da konusu olur. Lakin bir şeyi muhteşem bulmak, eleştirilemeyeceği manasına gelmiyor. Andor, pek çok başka popüler kültür öğesinin içine düştüğü bir ideolojik argümanı izliyor: bir davaya gönül vermek demek büyük bir fedakarlık yapmaktır; fedakarlıksa iyidir ve en üstün şeydir.

Bunu ikinci sezonun sonlarına doğru gittikçe daha fazla görüyoruz. Özellikle Luthen’ın fedakarlığından sonra Cassian’ın Asilerin liderliğiyle yaptığı konuşmada öne çıkıyor. Cassian’ın buradaki hisleri, elbette, dizinin hikayesi içinde gayet haklı. Fakat hem Cassian’ın hem de Luthen’ın hikayesi, yukarıda bahsettiğim fedakarlık anlatısının popüler kültürdeki kahramanlık hikayelerinde çok sık ortaya çıkan bir şeklini izliyor: kötü veya öncelikle kendini düşünen gri bir karakter kendisinden büyük bir davayla tanışır, belki bir süre bu davanın gerektirdiği taleplerle mücadele eder ama eninde sonunda onun ulviliğini kabullenir, hikayenin sonundaysa İsa-vari bir şekilde kendisini feda ederek mutlaki özgeciliğe ulaşır. Şehit olur. Kahraman fedakarlık hikayelerinin en uç ama en yaygın şekillerinden birisi budur.

Rogue One bağlamında Cassian’ın özgeciliği tamamen kabullenip kendisini feda ettiği göz önüne alındığında, Andor’un hikayesinin de bunu izlediği anlaşılacaktır. Lakin dizinin fedakarlığı ele alışını fark etmek için bunu düşünmeye gerek yok. Hatta Rogue One’ı izleyeli yıllar olduğu için, Cassian’ın orada olduğunu bile unutmuştum ve bu bağlamı hatırlamadan hikayeyi bitirdim. Buna rağmen, dizinin ikinci sezonunda büyük davaların gerektirdiği fedakarlığın sürekli vurgulanması dikkatimi çekti.

Örneğin, S2E05’in sonundaki Saw’un şu monoloğunu ele alalım.

“Devrim aklıselimler için değildir. Bize bir bak. Sevilmeyenler. Avlananlar. Top yemleri. Cumhuriyet geri dönmeden önce hepimiz ölmüş olacağız, ve yine de… işte buradayız.”

Gerçekten etkileyici bir monolog. Özellikle İngilizce orijinalinde ve Forest Whitaker’ın performansıyla çok daha etkileyici. Fakat bir noktada dizideki ideolojik yaklaşıma ışık tutuyor: mücadele etmek demek, direniş demek, “devrim” demek akıldışı bir eylemdir çünkü sürekli bir şeyleri, hatta kendini feda etmen gerekir.

Dizide bunu başka açılardan da görüyoruz. Luthen, kendi kısımlarında sürekli bir ajanlık döndüğü için insanları kullanıp atıyor. Onları “feda” ediyor. En sonda ona Death Star planını getiren Jung’ı bile öldürüyor. Hikayede sürekli olarak olayların çok ciddi olduğu ve sürekli bir fedakarlık yapılması gerektiği, veya Jung gibi olaylarda olduğu gibi zorla yaptırılması gerektiği işleniyor.

Militarizmin Rolü

Bu bir isyan, devrim, özgürlük hikayesi olarak sunulsa da, böyle bir mentalite tam da karşıtı olduğu militarist yapıdan kaynaklanmaktadır.

Militarist bir sistem, bir kültür, her an kendisi için ölmeye, öldürtmeye ve öldürülmeye hazır olan kişiler ister. Bu mentalite, ünlü derin devletçi Tansu Çiller’in 1996’da derin devleti ayyuka çıkaran Susurluk Kazası sonrasında onları savunmak için ettiği laflarda görülebilir: “Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için her zaman saygıyla anılır, şereflidir.”

Militarist yapının istediği budur. Otoriteden gelen bir emirle ölmeye ve öldürmeye hazır kişiler ve bu olaylar olduğunda otoriteler için “kurşun atanı da yiyeni de” destekleyen daha büyük bir kesim. İkisinin ortak yanı da otoriteleri ve onlardan doğan hegemonik söylemleri sorgulamamaktır.

Böyle bir sistemin en büyük ihtiyaçlarında birisi kendisini feda etmeye hazır kişilerdir. Bunun için de, bu kişilerin hayatlarındaki anlamı fedakarlık yoluyla edinmeleri gerektiğini öğretmeniz gerekir. Böylelikle, bu kişiler için, “dava” demek, “mücadele” demek, kendi varlıklarının bir önemi olmadığı ve sadece “daha büyük olanın” önemli olduğu bir şey haline gelir. Böylelikle, kişinin hayatının anlamını ona sağlayanlar, onu kendi silahları haline getirmektedir. Halk denir, toplum denir, devlet denir, millet denir, falan denir, filan denir… ama elbette bunlar aslında otorite figürleridir. Mehmet Ağar’lardır. Tansu Çiller’lerdir. Onlar gibi kendisini yasadan, insan haklarından, demokrasiden ve sivil bireylere hesap vermeden üstün gören bilimum “derin devletçi”dir.

Kurban Ahlakı

Bu tarz yapılara karşı yapılan mücadelelerde, bireyi hiçe sayan bu kurbanlık koyun yetiştirme sistemi değiştirilmezse, sorunun kökenindeki bir mevzu değiştirilmemiştir. Türkiye’nin Sol’una illet olmuş ve bir meziyet gibi tekrarlanan mide bulandırıcı “Sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıkar aydınlığa?” lafıyla özetlenebilecek bu yaklaşım, teoride insanları özgürleştirmeyi amaçlasa da, gerçeklikte onları sadece feda edilecek birer piyon haline getirmektedir.

Bu yaklaşımın eleştirisi yine sol bir açıdan yapılabilir. Marx’ın yazılarından görüleceği üzere, sosyalizmin temelindeki hedef insan ilişkilerini ve insan varlığını çarpıklaştıran koşulları değiştirmektir. Lakin bireyin kendi başına değerini hiçe sayan bu kurbancı yaklaşım, insanı kendine yabancılaştırmaktadır. İnsanın kendine yabancılaşmasıysa, kapitalizm eleştirisinin altında yatan ana sebeplerden birisidir. İşin daha ötesinde, bu kolektivist otoriter yapının, bireyin yaşadığı yabancılaşmayı çözmek bir yana, bizzat üreticisi haline geldiğinin SSCB tipi sistemlerde zaten çoktan ayyuka çıktığı söylenebilir.

Sol dışından bir eleştiri yapılacaksa, Nietzsche’den esinlenerek, böyle bir yapının bireyin değerini azaltmayı, onu köleleştirmeyi hedeflediği söylenebilir. Bu tarz ahlaki bir söylem, ona inananı, ya kitlelerin ya da onlar adına hareket ettiğini iddia eden otorite figürlerinin kölesi haline getirmektedir. Günümüzdeki en büyük bireysel mücadelelerden birisi de bu değil midir? Kişiye kesinliğin ve aidiyetin konforunu, anlamın sıcaklığını sağlayacak ama aynı zamanda onu kendi kulu haline getirecek bir tanrının fısıltılarına yenik düşmemek.

Bütün bunları söylemiş olmakla beraber, şunu da belirtmek gerekir. Bir mücadelede, kişinin kendisinden büyük bir şeyin parçası olmasında risk elbette bulunmaktadır. Lakin bu tarz bir mücadele, bireyi daha az değil, tam tersine daha çok kılan bir şekilde gerçekleştirilmelidir. Bireyin hayatını ve mutluluğunu önemsemeyen bir şey yerine, uğruna mücadele edilecek şeylerin her zaman için bir zorluk ve risk taşıdığını göz önüne alan, ama günün sonunda bireyi harcamak yerine onun hayatını daha iyi bir şeye dönüştürmeyi planlayan bir şey olmalıdır.

İşin daha ekstrem boyutundaysa, bu mücadele kimi koşullarda ölümle yüz yüze gelmeyi de gerektirebilir. Lakin bu tarz durumlar, içinde yaşadığımız sistemlerin ve koşulların acımasızlığı yüzünden gerçekleşmektedir. Bu tarz riskleri alan ve bunun sonucu ağır şeyler yaşayan kişiler bir kayıp yaşamaktadır ve kimi zaman bu her şeyleri olmaktadır. Lakin amaç onların bu kaybını yüceltmek değil, kimsenin böyle bir şey yapmak zorunda kalmayacağı bir sistem ve koşullar bütünü kurmak olmalıdır. Barış olmalıdır. Pozitif, insanı yücelteyen bir barış.

Unutulmamalıdır ki güzel ölümler yoktur, sadece soğuk, şişmiş cesetler ve en büyük hediyenin sonu vardır. Aksini iddia etmek, öyle veya böyle cennet vaat ederek insanlara intihar bombacılığı satmaktır.

Bir Cevap Yazın

Ötegezen sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin