[Bu yazı Andor’un tamamından spoiler içermektedir.]
Çok fazla popüler hikayede belli bir motif, veyahut İngilizce deyimiyle bir “trope” vardır. Bir karaktere, birisi art niyetle zarar verir. Bu karakter intikam peşinde koşar. Lakin bir süre sonra intikamın en çok kendisine zararlı olduğunu fark eder ve bu yüzden intikam almaktan vazgeçer. Bu intikam arzusuna ve dolayısıyla ona yol açan travmasına tutunmaz. İngilizce deyimle “let go” yapar.
Bu hikayeler, bunu bir psikolojik ve ahlaki büyüme anı olarak sunar. Affetmek ve hayatına devam etmek bir erdemdir. Bu da hayatta mutluluğa, ahenge ve barışa giden yoldur. Toplumun en çok buna ihtiyacı vardır 🙂
Andora’a baktığımızda farklı bir hikaye görüyoruz. Bix, gördüğü işkenceden sonra uzun bir süre boyunca psikolojik sorunlar yaşıyor ve hatta uyuşturucu bağımlısı oluyor. Tam “Öff, gene mi PTSD yaşayan uyuşturucu bağımlısı ve bunu izleyen ‘iyileşme’ göreceğiz?” derken, bir bölümün sonunda Bix gidiyor ve işkencecisini öldürüyor. İntikamını alıyor. Bunu izleyen süreçteyse artık sorunlarını geride bırakmış, iyileşmiş görüyoruz. Dahası, bunu dengesiz ve kendini riske atan, artık rasyonel düşünemeyen bir kurban olarak yapmıyor. Cassian’ın da yardımıyla, gayet planlı bir şekilde ve yakalanmadan başarıyor.
Bölümü izlediğimde oldukça heyecanlandım, hatta “Evet be!” diye koltuğumdan sıçradım. Bunun sebebi, erdemselleştirilmiş bu tembel anlatıdan farklı bir yol alınmasıdır. Bunu açıklamak için, Nietzsche’ye başvuracağım.
Nietzsche’ye göre, toplumda erdem olarak sunulan birçok şey aslında yapılan ahlaki seçimlerden değil fakat güç eksikliğinden doğmuştur. Kendisinden daha güçlü bir düşman tarafından domine edilen kişiler, domine edildikleri bir toplumda yaşamak için belli stratejilere başvurmak zorundadır. Kendilerinden daha güçlü kişilere karşı gelmemek, onlardan intikam almamak, boyun eğmek, zayıflar için bir zorunluluktur. Bunun aksini yapmak cezalandırılmaya yol açacaktır, bu yüzden bu stratejiler elzem olmuştur. Fakat “zayıflar” bu özellikleri hayatta kalmak için yapılan zorunlu şeylerden öte, kendi özgür iradelerince yapılan birer erdem gibi sunmuştur. Sana karşı vurana öbür yanağını çevir ki daha erdemli ol! Böylelikle daha iyi bir insan olacaksın. İşte hinlik ve nedenselliği tersyüz etme buradadır.
Nietzsche’nin sözleriyle: “Ve misilleme görmeyen zayıflık ‘iyiliğe’, kaygılı alçaklık ‘alçakgönüllülüğe’… dönüşüyor. Zayıfın saldırmazlığı, hatta, onda bol bol bulunan korkaklığı, kapı eşiğinde duruşu, kaçınılmaz beklemek zorunda oluşu, burada olumlu adlar alıyor, ‘sabır’ gibi; hatta ‘erdem’ de deniyor onlara; intikam almaya gücünün yetmeyişine intikam alma isteksizliği, belki de affetme deniyor (‘Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar! — Yalnızca biz biliyoruz ne yaptıklarını!’) Ayrıca ‘düşmanını sevmek’ten söz ediyorlar’ — bunu yaparken terliyorlar.”
- Nietzsche, F. (2013). Ahlakın Soykütüğü Üstüne. Say Yayınları. 6. Baskı.
Nietzsche, klasik bir şekilde, keskin bir tespit sunuyor ama bunu kurbanı suçlayan bir cehalet ve canilikle birleştiriyor. Daha gelişmiş bir açıdan şu denilebilir. Günümüzde intikam veya karşılık verme anlatılarının pratik bir sebebi var: insan başına gelen birçok adaletsizliğe karşılık verecek konumda olmuyor. Örneğin, kişi kendisini sömüren patronuna karşılık veremez çünkü sonu işsizlikte veya hapiste biter. Bu yüzden “bırak gitsin” tarzı anlatıların bu noktada pratik yararı ve kişinin mental sağlığına, bütünlüğüne katkısı yadsınamaz. Bu noktada, kişinin “zayıf” konumda olması, onun suçu değildir fakat içinde yaşadığı toplumsal düzenin adaletsiz bir ürünüdür.
Bununla beraber, bir kişinin gücü varsa kendisine yapılan adaletsizliğe karşılık vermemesi saçmalık olur. Her insan adaleti hak eder ve bunu ister. Bu arzusunu bastırmasını, yok etmesini istemek, gereksiz bir ahlaki ideal adına onun adaletsizlikleri kabullenmesini istemektir. Elbette, bu her şeye şiddetle yanıt veren, hiçbir gelişmiş fonksiyona sahip olmayan, ağzından salyalar saçan bir tepkisellik şeklinde olmamalıdır. Fakat rasyonelliği ve ölçülülüğü koruyarak “karşılık vermekte” hiçbir sorun yoktur. Hatta kurban için iyileştiricidir.
Andor’da bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Bix yaptığında ne kendisine ne de hak etmeyen kimseye zarar veriyor. Yaptığının hatta sadece kendisi için değil, galaksi için net bir iyi olduğunu görüyoruz. Bu karşılık verme eylemini gerçekleştirdikten sonra da, artık hayatına devam edebiliyor. Ona musallat olmuş travmasını geride bırakabiliyor. İşin daha güzeli, Cassian bir tür “köle ahlakı” ile Bix’e engel olmaya çalışmıyor ve intikamın kötülüklerinden dem vurmuyor. Tam tersine, her iki anlamda da partneri olarak onun yanında bulunuyor.
Andor, böylelikle, ezberegelen ahlak anlatılarının arasından orijinal ve daha eleştirel bir yazımla yükseliyor. Andor’un böyle bir şey yapması şaşırtıcı değil çünkü direniş, isyan ve faşizmle savaş konusunda da oldukça bilinçli bir şekilde davranıyor. Liberal veya muhafazakar zırvalıklara paye vermiyor. Eleştirel bir gözden yazıldığı belli.
Bununla beraber, birkaç şeyden bahsetmek gerekiyor. Bir kişinin -gücünde olsa bile- kendisine yapılan yanlışlığa karşılık vermek istememesi bir zayıflık değildir. İnsanlar adaletsizliklerle farklı şekillerde başa çıkar ve bu yol da geçerlidir. Bununla beraber, adaletsizliğe karşılık vermek istemenin yanlış bir şey, bir günah olduğunu söylemek, kurbana kendi hislerini ve önemini yok saymayı öğretmektir. Bu yüzden, bunu isteyen kişileri yanlış bir şeyi peşleyen bir şekilde resmetmek, kurbanın domine edilmesini yüceltmektir.
Bunun yanısıra, Andor kurgusal bir eser olduğu için “iyileşme” aşaması bir anda olup bitmiştir. Fakat intikam alan, karşılık veren kişinin bir anda travmalarının etkisinden kurtulacağını beklemek büyük ihtimalle gerçekçi değildir. Burada önemli olan, bir kurgusal eser olarak Andor’un sunduğu sembolik hikayedir. O da, intikamın yanlış bir şey olmadığı, iyileşmeye engel olmayacağı, hatta ona yardımcı olabileceğidir. Zaten “bırak gitsin” hikayeleri de semboliktir; bırakıp gitme eylemi bir anda kişiyi iyileştiriyormuş gibi bir sembolizasyon kullanılmaktadır. Yani, Andor, yine sembolizasyon kullanmakta ama intikam hakkında farklı bir şey söylemektedir.
Son olarak, vurgulamak gerekir ki intikam alma isteği siyasi güçler tarafından sıklıkla manipüle edilmektedir. Örneğin, klasik şekilde, kapitalist sistemde yaşanan sorunlardan yaşanan negatif duygular, sağcılar tarafından etnik azınlıklara, kadınlara veya kuir bireylere yöneltilen bir nefrete ve intikam arzusuna dönüştürülmektedir. Mesela, bir ülkeye göç olduğunda veya sığınmacı geldiğinde, bu kişilerin daha düşük bir ücretle kapitalistler tarafından kullanılması sorununda asıl manipülatörün ve çıkar odağının kapitalistler olduğunu gizlemek için, bu göçmenlere ve sığınmacılara “işlerimizi çalıyorlar” diye tepki oluşturulmaktadır. Oysa kapitalistlerin ne olursa olsun çıkar arzusu ve bu amaçla daha ucuz iş gücünü sömürme stratejisi bu sorunun kaynağında bulunmaktadır. Ortak düşman hem yerli işçiyi işinden eden hem de “yabancı” konumda bulunan işçiyi sömüren kapitalistlerdir.
Sınıf bilincinin olmadığı bir ortamda, sağcılar bunu çok basit bir şekilde göçmenden veya mülteciden intikam alma arzusuna dönüştürebilmektedir. Ve çoğu yerde sınıf bilinci yoktur. Bu yüzden, bu yazıda anlatılmak istenilen intikamın koşulsuz şartsız iyi olduğu değil, fakat adaletsizliğe uğrayan kişinin buna “bırak gitsin” yapmasının pratik sebeplerle doğmuş bir şey olduğu, bunun bir erdeme dönüştürülmemesi gerektiğidir.

Bir Cevap Yazın