Siyasette sık sık tekrarlanan bir argüman şudur: Göze batan şeyler söylemeyin, çok sert karşı çıkmayın, yoksa karşı tarafın eline koz verirsiniz.
Bu argümanın mantığı, tek değişimin popüler desteği kazanmak olduğudur. Bunun sebebiyse, değişimin tek yolu olarak oy sayımını görmesidir. Bu yüzden popüler oya zarar verecek alternatif yolların mümkün olmadığını söyler. Bunun bir uzantısı olarak, tahakkümcülerin (baskıcı, domine edici) ağır bastığı bir ülkede, tahakkümcü söylemlere karşı “ılımlı” olunması gerektiğini salık verir. Böyle bir ortamda radikal bir söylemde bulunmak insanın yüzüne patlayacaktır ve her şeyi daha kötü hale getirecektir.
İşin diğer yanında, kurgularda sık sık görülen bir hikaye motifi (trope), “kötü radikal” tiplemesidir. Aşağıda birtakım örnekleri bulunuyor.
- Poison Ivy’nin çevreci niyeti iyi olsa da, çok radikal eylemlerde bulunmaktadır. Statükoyu değiştirmek isterken şiddete başvurmakta, insan öldürmektedir. Hatta insanlığı yok etmek istemektedir.
- Uchiha Madara’nın ve Tobi’nin amacı nefret döngüsünden çıkmak olsa da, yani statükoyu değiştirmek olsa da, çok ileri gitmişlerdir ve aldıkları radikal karar yanlıştır.
- Kara Şövalye Yükseliyor’da Bane dünyayı değiştirmeyi amaçlasa da, sahip olduğu radikal tutum onun kötü birisi olmasına yol açmıştır.
- Tyler Durden dünyayı değiştirmek ve çalışan sınıfı kredi borcu yükünden kurtarmak isterken çok ileri gitmiştir. Banka binalarını bile patlatmıştır. Elbette, bu patlamalarda kimsenin ölmemiş olması bir detaydır. Durden, kişisel etkileşimlerinde etrafındakilere karşı zararlı olduğu için, bir şekilde, yaptığı bu şey de yanlıştır.
- Bleach’te Ginjo, Soul Society tarafından yanlışlığa uğramış olsa da, hatta geçmişte arkadaşları Soul Society tarafından katledilmiş olsa da, Soul Society’ye saldırarak ve bu şekilde değişim amaçlayarak çok ileri gitmiştir.
- Korra’nın bütün sezonlarındaki baş kötüler, iyi bir değişim için olsa bile, çok ileri gitmiş ve radikal kötülerdir.
Örnekler daha da çoğaltılabilir. Bu saydığım maddelerde vurgulanan şey, hikaye içinde bu karakterlerin aslında haklı olduğu gibi bir şey değildir. Lakin kökten değişim isteyen ve bu uğurda “ılımlı” olmayan politikalar güden karakterlerin, yani radikallerin, kötü karakter olarak yazılmasıdır. Hikayenin anlatısının bunun etrafında kurulmasıdır.
Konunun başlığından belli olacağı üzere, koz vermeme söylemini ve kötü radikal motifini birbiriyle bağlantılı görüyorum. Bunun için, daha önceki bir yazımdan alıntı yapacağım.
“Ünlü birer filozof olan Theodor Adorno ve Max Horkheimer, bundan yaklaşık seksen sene önce, ‘Aydınlamanın Diyalektiği’ kitabında ‘Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma’ isimli bir metin yayımlamışlardı. Bu metine göre, kültür endüstrisi toplumu pasifleştirmekte, yani itaatkârlaştırmaktadır. Kültür endüstrisinin ürettiği ürünler, insanların içindeki sorgulamayı yok etmekte ve onları var olan statükoyu kabullenir hale getirmektedir.”
Bu açıdan bakıldığında, yukarıdaki iki kavramın arasındaki bağlantı daha rahat görülecektir. İnsan küçüklüğünden beri kurguda sürekli olarak iyi niyetleri olan fakat bu konuda çok ileri gitmiş radikal kötüler görmektedir. Bunun sayesinde, radikalliğin kötü olduğu argümanı onun tarafından daha kolay kabullenilir hale gelmektedir. Bu da, elbette, daha sonra inceleneceği üzere, en çok statükodan yarar sağlayanların işine gelmektedir.
Devam etmeden önce şunu belirteyim. Kültür endüstrisindeki bu üretimin illa bilinçli bir şey olmasına gerek yok. Hatta yoğunlukla böyle olduğunu düşünmüyorum. Sonuçta kişinin ideolojisinin toplumdaki konumu tarafından kuvvetle etkilenmesi ve kendi imtiyazlarını korumasını sağlayan ideolojileri benimsemesi sıradışı bir şey değil. Bu yüzden, Christopher Nolan gibi yüzmilyoner birisinin kapitalist statükocu bir ideolojiyi savunması ve anti-kapitalist radikalizmi reddetmesi ortada bir İlluminati olduğu anlamına gelmiyor.
Bunu demiş olmakla beraber, bu endüstrilerin trilyonlarca dolarlık değeri olduğunu da hatırlamak gerekiyor. Bu yüzden, bu endüstriden çıkar elde eden kapitalistlerin arzularından etkilenmediğini, radikal bulunan fikirlerin “kalite kontrolü” vb. aşamalarda ayıklanmadığını düşünmek de gerçekçi olmayacaktır. Sonuçta, her sanatçı Nolan gibi zengin değil. Fakat her sanatçının eseri bu kontrol mekanizmalarından geçtikten sonra kitlelere ulaşıyor.
Bunun yanısıra, bir film endüstirisi, bir kitap basımevi, bir manga yayıncısı, bir anime stüdyosu, vb. konumda bulunan firmalar, statükoyu çok etkilemeyecek ve çok tepki çekmeyecek ürünler üretmek için ekonomik sebeplere sahiptir. Sonuçta çok tepki çekerlerse bu satışları etkileyebilir, hatta devlet tarafından müdahaleye yol açabilir.
Bu sebepler dolayısıyla, eğer bir sanatçı üretimi ve dağıtımı tamamen kendi üstlenmiyorsa, bu tarz mekanizmalara maruz kalıyordur. Bu süreçte daha radikal fikirlerin ayıklandığını veya yumuşatılarak keskinliklerinin kaybettirildiğini düşünebiliriz. Sanatçı belki üretimi tamamen kendi üstlenerek bunlara üstün gelebilir fakat bu hem çok zor olacaktır hem de yine bir şekilde sosyal medyayı kullanarak eserini dağıtması gerekmektedir. Bu aşamadaysa, sosyal medyanın kontrol mekanizmalarına maruz kalacaktır. İnternet ilk zamanlarındaki gibi değil. Özellikle sosyal medya siteleri, şirketler ve devletler tarafından çok daha fazla izleniyor ve kontrol ediliyor. Bu sebeple, farazi bir örnek verecek olursam, kapitalist sınıfa karşı şiddetli bir devrimi savunan bir eserin sansürlenmeden yayılacağını düşünmek gerçekçi olmaz.
Tarihsel Bir İnceleme
Kurguda radikallerin kötü olarak gösterilmesinin statükoyu korumaya yaradığını söyledim. Bunun sebebi oldukça basit: Radikaller, yöntemlerinin işe yaramadığına dair yapılan o kadar söyleme rağmen, statükoya yönelik oldukça büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Yani güçlülere karşı tehdit oluşturmaktadır. Bu sebepten dolayı, güçlüler ve onların kontrol mekanizmalarına tabi olan endüstriler, radikalizmin işe yaramadığı ideolojisini yayarak bunun bastırılmasında rol oynar. Böylelikle, bu potansiyelin açığa çıkmasını önler.
Mesela, Steven Pinker gibi statükocu ideologlar, radikal değişimleri mutlak bir şekilde kötü olarak göstermeye çalışmaktadır. Pinker, batılı çevrelerde oldukça ünlü olan Doğamızın Daha İyi Melekleri isimli kitabında bunun üstüne bayağı konuşmuştur. Lakin tarih, radikal eylemlerin işe yaradığı pek çok örneğe sahiptir.
Köle Ayaklanmaları
Örneğin, 1791 senesinde, Saint-Domingue’deki köleler Fransa’nın sömürgeciliğine karşı ayaklanmış ve uzun bir mücadele sonrasında, 1804 senesinde bağımsızlıklarını elde etmiştir. Bu eski koloni şu an Haiti devleti olarak biliniyor.
Diğer bir örnekte, 1861-1865 döneminde, ABD’de köleliğin kaldırılması için, eski köleler ve müttefikleri güneyli eyaletlere ve köle sahiplerine karşı savaşmış ve başarıya ulaşmıştır. Bu dönem, Amerikan İç Savaşı olarak biliniyor.
Medeni Haklar Hareketi
Bu radikal hareketler kimi zaman da tarihi revizyon sonrasında silinmekte ve etkileri yokmuş gibi gösterilmektedir.
Örneğin, ABD’deki siyahi hak hareketlerindeki pasifist akıma ve Martin Luther King gibi pasifist liderlere inanılmaz vurgu yapılmakta, günümüzdeki statüko tarafından bütün başarı onlara atfedilmektedir. Bu konuda “beyaz yıkama” (whitewashing), yani tarihi revizyon eleştirisi uzun süreden beri yapılmaktadır. Bu statükocu anlatılara göre, King ve diğer azınlık hakkı savunucularının söylemleri, eninde sonunda Amerikan halkının kalbine dokunmuş ve doğru yolu gören beyazlar, siyahlara haklarını vermiştir. Lakin böyle bir anlatı somut bir şekilde yanlıştır.
Örneğin, siyahiler için 1964’te geçen Medeni Haklar Kanunu’nda, radikal kanatın rolü büyüktür. MLK’in Birmingham Kampanyası sırasında, barışçıl olarak başlayan protestolar, otoritelerin ve beyaz üstünlükçülerin saldırıları sonrası şiddetlenmeye başlamıştır. MLK’in hapse atılmasının da bunda rolü bulunmaktadır. Bu radikalizasyon sonucunda, o dönemde bir şehirde gerçekleşen ilk siyahi ayaklanması çıkmıştır. Bu ayaklanma sonrasında, MLK hapishaneden şunları yazmıştır.
“Ayrıca şuna da inanıyorum ki, eğer beyaz kardeşlerimiz şiddetsiz doğrudan eylem uygulayanlarımızı “ayaktakımını kışkırtanlar” ve “dışarıdan kışkırtıcılar” olarak görmezden gelirlerse ve şiddet içermeyen çabalarımızı desteklemeyi reddederlerse milyonlarca Zenci hayal kırıklığı ve umutsuzluktan dolayı siyah milliyetçi ideolojilerde teselli ve güvenlik arayacaklardır; bu kaçınılmaz olarak korkutucu bir ırksal kabusa yol açacak bir gelişme olacaktır.”
Başka bir deyişle, eğer MLK ve onun gibi pasifistlerin talepleri reddedilmeye devam edilirse, siyahiler radikalize olacak ve büyük bir şiddet patlamasına yol açacaktır. Burada, radikalize kanat caydırıcı bir rol oynamaktadır. Günün sonunda, bu çabalar ve uyarılar meyve vermiş ve 1964 yasası geçmiştir.
Yine Medeni Haklar Hareketi’nden başka bir örneğe bakarsak, 1968 Medeni Haklar Kanunu’nun geçişi oldukça ilginçtir. 1968’de MLK’in suikast sonucunda öldürülmesi sonrasında, ABD’nin pek çok şehrinde siyahiler ayaklanmış ve şehirleri yakıp yıkmaya başlamıştır. Başka bir deyişle, MLK’in uyarıları haklı çıkmıştır. Bu ayaklanmalar sonrasında, şiddetin bütün ülkeyi kasıp kavurmasından çekinen hükümet, 1968 yasasını geçirmiştir.
Bunların yanısıra, MLK’in pasifist aktivizmi bile kendi döneminde statüko tarafından radikal olarak kabul edilmiştir. Öyle ki, beyazların çoğunluğu MLK ve diğer pasifistlerin yaptığı eylemlerin siyahilerin hak mücadelesine zarar verdiğini düşündüklerini söylemiştir.
Verdiğim linkten bazı anket örnekleri şöyledir.
Öğle yemeği tezgahlarındaki “oturma eylemlerinin”, “Özgürlük Otobüsleri”nin ve Zencilerin diğer gösterilerinin, Zencilerin Güney’e entegre olma şansına zarar vereceğini mi yardımcı olacağını mı düşünüyorsunuz?
| Zarar | %57 |
| Yardım | %27 |
| Görüş yok | %15 |
“King’in “Bir Hayalim Var” konuşmasını yaptığı 1963 yürüyüşü, ırksal eşitlik ve adaleti desteklemek için 250.000 destekçiyi Washington D.C.’deki alışveriş merkezine getiren sivil haklar hareketi için ikonik bir andı. Yürüyüşün üzerinden bir yıldan az bir süre geçtikten sonra Amerikalılar, kitlesel gösterilerin davaya zarar verdiğine daha da ikna oldu; %74’ü bu eylemlerin ırksal eşitliğe ulaşmada zararlı olduğunu düşündüğünü söylerken yalnızca %16’sı buna yardımcı olduğunu söyledi.”
Zencilerin kitlesel gösterilerinin zencilerin ırksal eşitlik davasına YARDIMCI olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu mu yoksa ZARAR verme ihtimalinin daha yüksek olduğunu mu düşünüyorsunuz?
| Haziran 1963 | Mayıs 1964 | |
| Yardım | %27 | %16 |
| Zarar | %60 | %74 |
| Fark ettirmez | %4 | %4 |
| Görüş yok | %9 | %6 |
Görüleceği üzere, statükocu çoğunluk, pasifist gösterileri bile radikal olarak görmüş ve bunların işe yaramayacağı söylemini yaymıştır. Elbette, yanılıyorlardı. Hem pasifistler hem de daha radikal kitle siyahilerin hakları konusunda çok büyük kazanımlar elde etmesini sağladı. Lakin, statükocu beyazlar, ideolojik bir söylem kullanarak, bu hak mücadelesine karşı olduklarını doğrudan söyleyemiyordu. Bunun yerine, bu tarz protestoların mücadelelerine zarar verdiğini öne sürüyordu. Bu, statüko savunucuları tarafından kullanılan, stratejik gibi görünen fakat aslında karşı tarafı bastırmaya yarayan ideolojik bir söylemdir. Bu mentaliteden duyduğu rahatsızlığı ve bunun zararını MLK’in kendisi de şu kelimelerle belirtmişti (vurgular benim eklememdir).
“Öncelikle şunu itiraf etmeliyim ki, son birkaç yılda ılımlı beyazlar konusunda ciddi hayal kırıklığına uğradım. Zencinin özgürlüğe doğru attığı adımdaki en büyük engelin Beyaz Vatandaşın Meclisi Üyesi ya da Ku Klux Klancı olmadığı fakat adaletten çok “düzene” bağlı olan ılımlı beyaz olduğu yönünde üzücü bir sonuca neredeyse vardım; gerilimin olmadığı negatif bir barışı, adaletin varlığı olan pozitif bir barışa tercih eden; sürekli şunu söyleyen ılımlı beyaz: “aradığınız hedef konusunda size katılıyorum, ancak doğrudan eylem yöntemlerinize katılmıyorum”; paternalist bir şekilde başka bir adamın özgürlüğü için zaman çizelgesini belirleyebileceğine inanan; efsanevi bir zaman kavramıyla yaşayan ve zenciye sürekli olarak “daha uygun bir zaman” için bir süre beklemesini tavsiye eden ılımlı beyaz. İyi niyetli insanların sığ anlayışları, kötü niyetli insanların mutlak yanlış anlamalarından daha moral bozucudur. Ilık bir kabul, doğrudan reddedişten çok daha sersemleticidir.”
MLK’in sözlerinden görüleceği üzere, sakin olma, acele etmeme, çok ses çıkarmama, vb. şekilde söylemler, statükoyu koruyan kişiler tarafından söylenen ve ezilen kişileri susturmayı amaçlayan söylemlerdir. Anketlerden görüleceği üzere, ezilenler daha çok ses çıkardıkça bu söylemler daha da artmaktadır. Bunun sebebi, söz konusu kişilerin, bu tarz eylemlerin gerçekten işe yaramayacağına inanması değil, imtiyazlarını kaybedeceklerinden korkmasıdır. Başka bir deyişle, ideolojik bu söylemin altındaki asıl sebep eşitlik karşıtı olmak ve karşı tarafın aşağıdaki konumunu sürdürmeye çalışmaktır. Bunun önemli bir sebebi, imtiyazlı insanların, bozuk ve gaddar bir “düzenin” varlığını, kendi konumlarının sallantıda olarak algılanacağı fakat aslında daha eşit olacağı bir sisteme tercih etmeleridir. Zaten bu sebepten dolayı, MLK ve onun gibi pek çok kişi, sadece doğrudan onların önüne köstek koyan militan gruplara değil, aynı zamanda bunu daha pasif şekilde kabullenen ve onaylayan “ılımlı” kişilere karşı büyük tepki göstermiştir.
Güney Afrika’da Apartayd Karşıtı Mücadele
“Stratejimiz askeri tesislere, enerji santrallerine, telefon hatlarına ve ulaşım bağlantılarına karşı seçici saldırılar yapmaktı; bu hedefler yalnızca devletin askeri etkinliğini engellemekle kalmayacak, aynı zamanda Ulusal Parti taraftarlarını korkutacak, yabancı sermayeyi kaçıracak ve ekonomiyi zayıflatacaktı. Bunun hükümeti pazarlık masasına getireceğini umuyorduk. MK üyelerine hiçbir can kaybına tahammül etmeyeceğimiz konusunda kesin talimatlar verildi. Ancak sabotaj istediğimiz sonuçları vermezse bir sonraki aşamaya geçmeye hazırdık.”
- Nelson Mandela. (2008). Long walk to freedom: The autobiography of Nelson Mandela. Hachette UK.
Yukarıdaki paragraf, Güney Afrika’daki apartayd karşıtı hareketin lideri Nelson Mandela’nın otobiyografisinden alınmıştır. Apartayd (İng: apartheid) sistemi, beyaz ırkın siyah ırkı bastırması üstüne kurulu bir devlet sistemiydi. Siyahiler Güney Afrika’da çoğunlukta olmasına rağmen, sömürgecilerin soyundan gelen beyazlar, kendi üstünlüklerini koruyacakları bir devlet sistemi kurmuştu. Mandela ve diğer pek çok siyahi, ve kimi beyaz müttefikleri, bu sisteme karşı mücadele ediyordu.
Yukarıdaki paragraftaki stratejiye geçilmesi bir anda gerçekleşmemişti. 1950lerde ve 1960 başlarında, ANC (African National Congress; Afrikalı Ulusal Kongresi) boykotlar, grevler ve pasifist eylemlerle apartayd sistemine karşı çıkmaya başlamıştı. Lakin bu sadece beyaz üstünlükçülerinin elindeki devletin şiddeti daha da kuvvetlendirmesine yol açmıştı. Burada, 1960’da gerçekleşen Sharpeville Katliamı bir dönüm noktası olmuştu. Pasifist protestoculara ateş açan polis, 69 kişiyi öldürmüş ve 186 kişiyi yaralamıştı.
Bu süreci takiben, 1961’de ANC liderleri toplanarak Umkhonto we Sizwe (Ulusun Mızrağı; MK) örgütünü oluşturdu. ANC’den ayrı fakat onunla bağlantılı militan bir örgüttü ve Mandela’nın yukarıda bahsettiği taktikleri kullanıyordu.
ANC, MK ve diğer apartayd karşıtı hareketlerin mücadelesi zaman içerisinde başarılı oldu. 1990larda apartayd sona erdirildi.
Bu mücadelede, ANC ve MK ikili bir rol oynamıştı. Bu strateji, popüler bir slonganda görüleceği üzere, şöyleydi.
“BİRLEŞ! HAREKETE GEÇ! MÜCADELE ET! Birleşik kitle eyleminin örsü ile silahlı mücadelenin çekici arasında, apartaydı ve beyaz azınlığın ırkçı yönetimini ezeceğiz.”
Burada, ANC’nin kitlesel ve barışçıl eylemleri örsü, MK’nin sabotaj eylemleriyse çekici oluşturuyordu. Bu iki kanatlı strateji, apartayd sistemi üstünde baskı oluşturmakta ve onu dengesizleştirmekteydi. Başarılı da olmuştu.
İkili Mücadele
Hem apartayd karşıtı mücadelede hem de ABD’deki siyah hakları mücadelesinde, bu iki kanatlı stratejinin güdüldüğünü görüyoruz. Aslında hem ılımlı hem de radikal kanat statüko tarafından radikal olarak görülse de, barışçıl hareketler çok daha “ılımlı” bir strateji güdüyor ve taleplerinin dinlenmesini istiyordu. Radikal, doğrudan eylem taraftarı kanatsa, statüko üstünde yoğun bir baskı oluşturuyor ve aynı zamanda ılımlı taraf dinlenmezse olayların ne noktaya gideceği hakkında bir uyarı oluşturuyordu.
Burada şunu tekrar vurgulamak oldukça önemli: Statükonun gözünde her iki kanat da radikaldi. Bu adaletsizliklere karşı ses çıkarmak, pasifist bir şekilde bile olsa, radikallikten başka bir şey değildi. Bu yüzden MLK hapse atıldı ve daha sonra suikastle öldürüldü, bu yüzden Nelson Mandela hapse atıldı ve Sharpeville Katliamı gerçekleştirildi. Fakat dışarıdan bakıldığında, pasifist tarafın çok daha ılımlı olduğu ve doğrudan eylemci tarafın çok daha radikal olduğu görülebilir. Buna rağmen, neyin “radikal” olduğunun sorulan kişiye ve incelenen koşullara göre değiştiğini hatırlamakta yarar var. “Radikal” olmak için şiddet kullanmaya gerek yok. Kimi zaman sadece bir eylem yapmak veya grevde bulunmak bile radikallik olabiliyor.
Böylelikle, bu tarihi incelemenin amacının, (göreli) ılımlı ve radikal tarafların etkilerini incelemek olduğu görülecektir. Aynı zamanda, bu tanımların göreli olduğunun görülmesi de önemlidir. Yani radikal eylemler illa ki apartayd bağlamında gerçekleşen türde açığa çıkmaz. Örneğin, günümüzde batı demokrasilerinin çoğunda ılımlı görülen bir oturma eylemi bile, zamanında siyahlar tarafından yapıldığında radikal bir şey olarak görülüyordu. Hatta, otobüsün arka tarafına -beyazlardan siyahileri ayırmak için oluşturulmuş kısma- oturmayı reddeden ve beyazlarla beraber oturan Rosa Parks’ın bu eylemi bile, yaşadığı dönem için radikal bir hareketti.
Parhezya
Radikallikle alakalı diğer bir ideolojik kavram, parhezyadır.
İngilizcede Parrhesia diye geçen bu terim, Yunancadaki pân (her şey) ve rhêsis (konuşma) kelimelerinin birleşiminden oluşmaktadır. Kimi zaman “konuşma/ifade özgürlüğü” olarak çevrilse de, asıl anlamı biraz daha detaylıdır. Bir kişinin, dilin gizlemelerine başvurmadan, lafını dolandırmadan, olabildiğince doğrudan ve tam bir şekilde kendi gerçeğini ifade etmesidir. Aynı zamanda, bunu, bir dışlanma, cezalandırma, hatta ölüm pahasına yapmasıdır. Başka bir deyişle, bir grup insandan veya toplumdan dışlanma, yahut kendisinden güçlü bir kişi veya otorite tarafından cezalandırılma pahasına, kişinin gerçek olarak gördüğü şeyi olabildiğince açık, belki de kaba bir şekilde ifade etmesidir.
Örnek verilecek olursa, dini veya ideolojik bir konuda, toplum tarafından hor görülen ve hatta yargılanan bir fikri savunmak parhezyadır. Öğretmeni kendisini aşağıladığı veya bunu yapmasa bile böyle bir güce sahip olduğu halde, bir öğrencinin kendi gerçeğini sınıf önünde savunması da öyledir. Bir iş ortamında, kendinden yüksek kıdemli birisinin yanlış yaptığını ona söylemek de buna dahildir. Aynı şekilde, devletin, hükümetin veya imtiyazlı kesimlerin hoşuna gitmeyecek gerçekleri -özellikle otoriter bir rejimde- topluma açık bir alanda söylemek de bir parhezyadır.
Filozof Michel Foucault’nun aktardığına göre, parhezyayı, Antik Yunan’da iki bilindik örnekte iyi bir şekilde görüyoruz. Bir tanesi, insanları kendi fikirleriyle yüzleşmeye zorlayan Sokrates, diğeri de toplumsal normlarla kaba bir şekilde sürekli olarak yüzleşen Diyojen’dir. Hatta bunun sonucu olarak, Sokrates, parhezya yaptığı için, bulunduğu şehir-devlet tarafından ölüme mahkum edilmiş ve idam edilmiştir. Diyojen ise pek çok kişi tarafından “deli” olarak görülmektedir. Yani, birisi otorite tarafından cezalandırılmış, diğeri de toplumdan dışlanmıştır.
Bütün bu olumsuz yanlara rağmen, insanlar neden parhezya yapmaktadır? Başka bir deyişle, bu kişiler neden “parrhesiastes” (parhezya yapan kişi) olmayı seçmiştir? Foucault’ya göre, bunun sebebi, parrhesiastes’lerin bunu bir ahlaki görev olarak görmesidir. Birisi doğruyu söylemek zorundadır. Birisi, dilin kandırmacalarına başvurmadan, olabildiğince açık bir şekilde, bunu dile getirmelidir.
Eleştirel Kuram ve Nazi Almanyası
Parhezyanın oldukça zor ve kişisel açıdan riskli bir şey olduğunu görmek için derin bir analiz yapmaya gerek yok.
Bunun farkında olan bir grup, 1930larda Nazi Almanyası’da yaşayan ve eleştirel metinler yazan Frankfurt Okulu üyesi filozoflardı. Bu sebeple, yazdıkları metinleri kasıtlı olarak anlaşılması zor bir şekilde tasarlamışlardı. Lakin bu zorluk, Nazi karşıtı entelektüel çevrelerde, özellikle gençler arasında, metinlerini daha da çekici kılmıştı.
Frankfurt Okulu’nun analizleri 20. YY ve onu takip eden 21. YY felsefesini derinden etkilemiştir. Oluşturdukları Eleştirel Kuram yaklaşımı hem kapitalist alanda hem de ırksal alanda yapılan çok analizin kaynağıdır. Bu analizler, ideolojik mücadelede, tahakkümcü güçlere karşı oldukça fazla işe yaramıştır.
Frankfurt Okulu’nun yaptığı kritik bir şey, hakim ideolojileri ve söylemleri eleştirel bir şekilde incelemek, onların yapıçözümünü yapmaktır. Böylelikle, onlara karşı çıkan ve daha eşitlikçi söylemlerin oluşturulmasında önemli bir rol oynamıştır.
Bununla beraber, pek çok kuramcı şu noktaya da dikkat çekmiştir: Frankfurt Okulu gibi ideolojik analizlerin amacı, eylemsel bilinci arttırmaktır. Bu sebeple, eylemle beraber ele alınmadığında, bu analizlerin bir anlamı yoktur. Bu fikre göre, denilebilir ki, Frankfurt Okulu’nun yaptığı, eyleme müsait ortamı oluşturmak için ideolojik bir zemin hazırlama olmuştur.
Klasik bir sol yoruma göre, ideoloji konusunda “bilinç” denilen şey aktif bir şeydir. Eğer kişi pasif kalıyorsa bu bilinçli olmadığı manasına gelir. Bundan yola çıkarak, ezilen kesimlerde bilincin oluşturulması için sürekli çalışmalar yapılması gerektiği öne sürülmüştür. Zira tahakkümcü, baskın kesimler ideolojik bilince sahiptir. Hem aktif bir şekilde kendi imtiyazlarını korumak hem de ideolojik mücadelede ezilen kesmi zihinsel prangalara vurmak için bunu kullanmaktadırlar. Bu sebeple, bu yorum şunu söylemektedir: Ezilen kesimlerde aktif ve devamlı bir şekilde ideolojik mücadele verilmelidir. Bunun için her alanda eleştirel bir yaklaşım edinilmelidir.
Human beings’ in a mob
What’s a mob to a king?
What’s a king to a god?
What’s a god to a non-believer
Who don’t believe in anything?
Will he make it out alive?
Alright alright
No church in the wild

Bir Cevap Yazın