Fiktopya: Aizen’den Metamorfoz Notları

Ruh Hükümdarı.

Ruh Toplumu’nun temeli, bu doğmuş ama iki belirsizliğe uzanan ebedi yalan üstüne kuruludur. Gökte oturduğu zannedilen bu tin, onların hayatının her bir yönünü belirler. Sonsuzluğun ve -büyük bir hatayla- kendilerinin anlamını onda bulurlar. Onun için varlıklarını feda ederler. En azından, kendilerini buna ikna etmişler. Lakin bu tahtta Soylu Aileler’in ve elçilerin yalanlarından başka bir şey oturmuyor. Dünyayı yaratmış her perde gibi, ruhlar ona ne kadar hayat üflese de, içinin boş olduğu gerçeğini değiştirmiyor. İnancın ve yakarışın gücü çekildiği anda, ipleri kesilmiş bir kukla gibi düşüyor ve gerçekler düzlemindeki ayrıcalıklı yerini kaybediyor. Sanrı böyle ölüyor.

Bir süre zarfınca, bu gurur kırıcı fakat evrim için gerekli olan gerçeği, etrafımdaki boyunduruklulara açıklamaya çalıştım. Karşılığı sadece küçümseme, haset ve saldırılar oldu. Ruh Toplumu’nun gücünü kalplerinden koparıp atacak, gerçeği bulmak için gereken kanı dökecek güçleri yoktu. Bu eksiklikleri yüzeye çıkarılınca, her sıradan kişi gibi, şiddete başvurdular. Bu kullardan başka bir şey beklenemezdi, fakat ahlak benliğimi bürümüştü. Elbette, bu husumet ve çatışma, evrimim için gerekli diğer bir aşamadan başka bir şey değildi: günün sonunda, omuzlarımdaki ödevler artık beni aşağı çekmiyordu.

Gerçeğin peşinden giden her kişi, bu evreyi yaşamak zorundadır. Kimileri bu ağırlığa tutunur ve bir ömrü, boynu bükük geçirir. Oysa kalbini eline alarak ileri atılan savaşçı, sanrılardan arınma yolundaki bir sonraki eşiği geçer: zayıflar için kendisini feda etmesi gerektiği inancından kurtulur. Bu noktadan sonra, o artık sadece kendisine sadık olacaktır. Başvurduğu yegane yanılsamalar, amacına ulaşmak için olanlardır. Çoğunluğun prangaları artık onu bağlayamaz.

Bu evrim, gücün temelini oluşturur. Ona sahip olan hem kendisine hem de gerçeğe sadıktır. Önceki ömrünü toplum uğruna kendisini feda etmeye adamış olan, artık kendisi uğruna toplumun zayıflığını reddetmektedir. Gücünün farkındadır; düzlüklerde tembelce büyüyen çiçeklerin aksine, uçurumun kenarında açmaya ve ölümle savaşmaya karar vermiştir. Bu zayıflık ve yalanlar dünyasına hizmet etmek ondan aşağı bir şeydir.

Bu dünya o kadar bayağı bir şeydir ki, evrilen kişinin hasedini hak etmez. En fazla küçümsemesine tabidir. Böylelikle, kendisine her şeyden çok değer veren bu varlık için, geriye tek bir şey kalmıştır: kendi dünyasını yaratmak. Zira ona layık yegane alem budur.


“Fiktopya: Aizen’den Metamorfoz Notları” ögesine 4 yanıt

  1. Her bilgisayar oyunu, her manga, her edebiyat serisi gerçek dünyaya alternatif bir simülasyon oluşturmakta. Bu simülasyonun içine dalanlar kendi gerçekliklerini oluşturmakta. Bleachin aizeni, yazarın simülasyon gerçekliğini bir üst safhaya taşıyıp kendi amacı haline getiriyor ki bu da pc oyunları veyahut edebiyat serilerinde devrime yol açabilecek bir husus olduğunu düşünüyorum. Bu konuda artık akademik çalışmalar bile mevcut. Orta Doğu Teknik Üniversitesinden şu tezi okuyabilirsiniz. https://open.metu.edu.tr/bitstream/handle/11511/98711/UTAK2022_Dinçer_bildiri_s235-251.pdf

    Yeni evren kurma zahmetli bir işken, aizen gibi kurulmuş evreni reddedip üzerine kendi evrenini kurma ideası apayrı bir simülasyon ve gerçeklik sunmakta.

    1. Bu ilginç yorum içi teşekkürler 🙂

      Aslında düşününce, fanfictionlar bir nevi bu hikaye-simülasyonun kendi dışına taşması ve fanlar aracılığıyla kendini yeniden üretmesi oluyor. Aynı karakterin bir sürü farklı hikayesi ve versiyonu oluşuyor. Tamamen yeni bir şey de değil. Mitolojiye ve folklöre baktığımızda, aynı hikayenin bir sürü farklı versiyonu, hatta tamamen yeni anlatıları olduğunu da görüyoruz.

      Paylaşılan çalışmaya gelirsek, incelenen konuda, Platon temelli bakış açısının artık oldukça geride kaldığını düşünüyorum. Gölge alegorisinin yetersizliği bence günümüzde oldukça yeterli bir derecede gösterilmiş ve zaten bildiğim kadarıyla ilgili alanlarda Platon’un idealar evreni yüzyıllardır geçerliliğini yitirdi.

      Baudrillardçı bakış açısına gelirsek, insanların hiçbir zaman gerçekliğe doğrudan ulaşımı yoktu ve şu anki bilgilerimize bakılırsa, böyle bir şey olamayacak da. Bu açıdan bakıldığında, her insanın zihninde aslında gerçeğin bir simülasyonu var. Belli gözlemler yapılıyor, bunlar bilgi olarak depolanıyor ve zihinde neden-sonuç ilişkileri kuruluyor. Bu beklentiler doğrultusunda gerçekliğin nasıl çalıştığına dair bir model oluşturuluyor. Örneğin, psikolojik literatüre göre, her insanın zihninde başka insanların zihninin nasıl çalıştığına göre bir “zihin kuramı” (theory of mind) vardır. İnsanların nasıl davranacağına dair beklentilerimizi buna göre ayarlarız.

      Bunların yanısıra, Baudrillard, eskiden gerçeği ve simülasyonu ayırt etmenin mümkün olduğunu ve günümüzdeki hipergerçeklikte bunun imkansız olduğunu iddia ediyor. Aynı zamanda, hipergerçekliğin kilit bir özelliği olarak, gerçekliği etkileyen bir simülasyon olduğunu söylüyor. Lakin, bence bu, modernite öncesi gerçekliği yeterince incelememiş bir yaklaşım. Baudrillard, klasik bir örnekte, önceden de taklitler ve yalanlar olsa da, bunları gerçeklikten ayırt etmenin mümkün olduğunu söyler. Günümüzdeyse bu mümkün değildir çünkü gerçeğin bittiği ve simülasyonun başladığı noktayı bulmak imkansızdır der. Oysa, yukarıdaki paragrafta bahsettiğim ve bilimsel olarak da desteklenen gerçekliği algılama modeline göre, hiçbir zaman gerçekliğe doğrudan ulaşımımız yoktu. Bunun yanısıra, insanın içinde yaşadığı sosyal gerçeklik de (Baudrillard’ın asıl ilgi alanı), hiçbir zaman simülasyonlardan ayrı değildi.

      Örneğin, bir ortaçağ köylüsünü, yani insanlığın o zamanki çoğunluğunu düşünelim. Bu köylü, milyonlarca, belki de milyarlarca ruhun dünyada cirit attığına ve gündelik olayları belirlediğine inananıyordu. Onun için büyü ve gerçeklik iç içe geçmiş bir şeydi. Dahası, tanrı-kral gibi bir kavrama inanıyordu. İnsanlar bu tarz bir sosyal gerçekliğin her toplumsal alana baskın bir şekilde yayıldığı bir dünyada yaşıyordu. Böyle bir dünyada, simülasyon (büyülü dünya, “enchanted world”) “gerçekliğin yerini almıştı” (büyüsüz veya materyal dünya, “disenchanted world”). Aynı zamanda, insanların düşünceleri ve sosyal yapılar bu büyülü dünya tezine göre oluştuğu için, bu perspektifin dışına çıkmak imkansıza yakın bir şeydi. Böyle bir durumda, gerçekliğin nerede bittiğini ve simülasyonun nerede başladığını anlamak da, aynı sözümona post-modern hipergerçeklikte olduğu gibi, imkansıza yakındı.

      Daha somut bir örnek verecek olursam, modernite öncesinde köyler birbirinden izoleydi. Dünyanın diğer yerlerini geçtim, aynı ülkede olan bir olayın bir köye ulaşması oldukça uzun zaman alıyordu. Hatta birçok şey hiçbir zaman ulaşmıyordu. Böyle bir ortamda, bir köylü, gelen haberi ya bir ulaktan ya da bir gezginden duyuyordu. Kendisi doğrulama şansı olmuyordu. Böyle bir durumda, “gerçekliği sınama” veya kendi tecrübesiyle öğrenme mümkün değildi. Kendisine ne söyleniyorsa, gerçekliği ona göre şekilleniyordu. Gerçeği ve simülasyonu test etmesinin bir yolu yoktu. Zaten kısmen bu yüzden, ozanlar oldukça yararlı propaganda araçları değil miydi? Kimden para alıyorlarsa, onun hikayelerini insanlara anlatarak, o anlatının (simülasyonun) yayılmasını sağlıyorlardı. Diğer bir örnekte, kral veya benzer derecede güçlü bir kişi, ülke hakkında ne anlatısını yayarsa, o ülkenin gerçekliği o oluyordu. Sıradan bir köylünün bunu herhangi bir şekilde test etme yolu yoktu. Baudrillard’ın modernite sonrası oluştuğunu iddia ettiği hipergerçeklik kuramı bunu açıklayamıyor. Hatta bu örnek, onun yeni bir icat olduğunu öne sürdüğü hipergerçekliğin, her zaman için insanlığın parçası olmuş olduğunu gösteriyor.

      Bu köylü gerçekliği “kendisi tecrübe etse” bile, yaşadıklarının gerçekliği yansıttığını kim söyleyebilir? Aynı olayı farklı şekillerde algılayan, dolayısıyla böyle anlatan sayısız kişi var. Bunun sebebi, her insanın zihnindeki gerçek simülasyonunun farklı çalışmasıdır. Uç bir örnek verecek olursam, tarih boyunca, işin içinde hiçbir doğaüstü öğe olmasa bile, doğaüstü bir tecrübe yaşadığına inanmış çok fazla insan var. Daha az ekstrem bir örnek verecek olursam, tarihte, idam edilen kişiler etrafında oluşan çok farklı anlatılar var. Kimisi böyle bir kişiyi bir kahraman olarak anar, kimisiyse bir tiran. Bunu diyen iki kişi de aynı şehirden, hatta aynı mahalleden çıkıyor. O zaman nasıl bir “gerçekliğe doğrudan ulaşım” söz konusu olabilir? Herkesin aklında bir simülasyon olduğunu ve gerçekliği herkesin farklı algıladığını, bunun insan olmanın parçası olduğunu söylemek daha mantıklı değil mi?

      Bu açılardan düşünüldüğünde, Baudrillard ve onunla aynı ekolü takip eden düşünürleri, çok ekstrem oldukları için değil, kimi yerlerde yeterince ekstrem olmadıkları için eleştiriyorum. Moderniteyi ve post-modern durumu eleştiriyorlar ve doğru noktalara parmak basıyorlar ama hala aynı Platonik gerçeklik anlayışına dayandıkları için, analizleri yetersiz kalıyor. Her teorinin veya “simülasyonun” gerçeği aynı derecede yansıttığını düşünüyor değilim ama insanlık hiçbir zaman gerçekliği doğrudan yaşayamadığı için, olay bir “modernite öncesi ‘doğrudan ulaşım’ vs. modernite sonrası ‘hipergerçeklik’” ayrımının anlatabileceği kadar basit bir şey değil. Ortada çok daha karmaşık bir ilişkiler bütünü var.

      Şu ana kadar dediklerimden yola çıkarak konumuza biraz daha yakın bir şey diyecek olursam, anlatıların gücünün önemini vurgulamak isterim. Anlatılar, benim görüşümce, her zaman için bir tür “hipergerçeklik” yarattı. Her zaman için, gerçekliği etkileyen “simülasyonlar” oldular. Bu açıdan bakıldığında, “kurgusal” veya “kurgusal olmayan” ayrımı bile bir noktada karmaşık. Örneğin, ülkenin ekonomisinin sorunlu olmadığını ileri süren bir “kurgusal olmayan” anlatı var. Bana göre, yazılan pek çok hikayeye kıyasla gerçeklikten daha uzak bir şey. Sözün özü, anlatılar gerçekten çok fazla güce sahip.

      1. Felsefeyi severim ancak ihtisas alanım değil. Platonun gölgeler alegorisini ilk defa 1899 filminde duydum ve ondan sonra araştırmıştım. Baudrillardın görüşüne gelince kendisinden haberim bile yokken benim bu husus hakkında ona yakın bir düşüncem var. Şöyle: Bir husus hakkında bir tane doğru varken sonsuz sayıda yanlış mevcuttur. Eğer ki bu sonsuz yanlış üzerinden bir tanesi içinde bir simülasyon oluşturulursa, artık o simülasyonun gerçekliği gerçek dünyanın yanlışı üzerine inşa edilir. Yeni simülasyonda yanlış olan hususu doğru olarak kabul edenler gerçek doğru hakkında hiç bir fikirleri yoktur. Yanlış onların doğrusu olmuş durumundadır. Günümüz politik ekseninde ya o doğru ya bu doğru diye insanlar Amerikan demokrat-cumhuriyet sistemi gibi iki basit düzeye indirgenmiş durumda. Bu simülasyonda her iki tarafta aslında bir yalan üzerine kurulu simülasyonun gerçekliğini oluşturuyorsa? Yani demem o ki her iki tarafta gerçeklikten uzak ve yanlış bir simülasyonun içerisindeyse? Peki bu durumda gerçek nerede? Demokrasinin en büyük yalanlarından birisinin içine girmiş oluruz. Sadece tanrıların olduğu bir ortamda demokrasiden bahsedilebilir. Çünkü simülasyon ile gerçeklik arasındaki farkı insan aklının ötesinde olduğunu düşünmemiz doğru olur. O halde her birimiz asırlardır hatta insanlığın evrenleştiği ilk günden günümüze insanlar tarafından inşa edilmiş simülasyonların içinde yaşıyor olduğumuz düşüncesini sorgulamamız gerekir. Felsefeyi severim ancak sizin kadar bilgili değilim bu hususta

        1. Ben şahsen gerçeğe ne kadar yaklaşıldığı açısından düşünmenin daha mantıklı olduğunu düşünüyorum. Elimizdeki hiçbir bilimsel veya bilimsel olmayan teori, gerçeği birebir açıklayamıyor. Bu açıdan, insanın açıklamalarının her zaman için bir “simülasyon” olduğu söylenebilir. Ancak işin içinde bir belirsizlik ve hata payı olması, bir simülasyonun değersiz olduğu veya her simülasyonun aynı olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, bir bozuk para simülatörü oluşturdunuz diyelim. Bozuk parayı atan kişinin parayı tuttuğu açı, uyguladığı kuvvet, paranın modeli gibi şeylere göre, yazı mı tura mı geleceğini on seferden dokuzunda biliyor. Böyle bir modelin, atıyorum, on seferin altısında bilen bir modelden daha üstün olduğunu ve gerçeğe daha yakın olduğunu söylemek doğru olur. Ancak o hata yaptığı bir sefer yüzünden, gerçekliği tam yansıtmadığını söylebiliriz. Modeli daha detaylandırır ve gerçeğe yakın hale getirirsek, bu oran yüz seferde bir kez hata yapmaya, hatta milyarda bir hata yapmaya kadar düşebilir. Ancak her zaman için bir hata payı olacaktır. Lakin bu modellerin her birisi gerçeği aynı derecede yansıtıyor diyemeyiz.

          İşin diğer yanında, insanlığın bugüne kadar oluşturduğu bütün değer sistemlerinin sorgulanması gerektiği düşüncesine kesinlikle katılıyorum. Geçmişten günümüze gelen bir şey, ne kadar “bilgili” ve “zeki” kişiler tarafından savunulursa savunulsun, doğru olacak diye bir kaide yok. Hatta bir fikir ne kadar gelenekleşmişse, yanlış olma ihtimalinin o kadar yüksek olduğunu savunanlar bile var. Aynı zamanda, Nietzsche gibi, bugüne kadar oluşturulmuş ahlak sistemlerinin temellerine karşı çıkanlar da var.

Bir Cevap Yazın

Ötegezen sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin