Bunalıyoruz çocuk, bunalıyoruz
Biçim veremediğimiz şeylerin
Biçimini alıyoruz.
– Şükrü Erbaş, 1982, Bütün Şiirleri-1
Bu diyarın sakinlerinin bolca toplandığı dijital ortamlar neden istisnasız şekilde boka sarıyor? Bunun sebebi ortalama, ortalamaya yakın, ortalamaya orta mesafe, ortalamayla uzaktan yakından herhangi bir alakası olmaktır. Bütün bu mesafelerden bahsediyorum çünkü buradaki tek olay “ortalama” mevzusu değildir. Zira kendisini yetişkinlerinin %50 civarı liseyi bile bitirmemiş bu toplumun “ortalamasından” azıcık daha üstün gören çoğu kişi bunu çok bir meziyet, Tanrı’nın kelamını keşfetmişlik, bir Übermensch olmak zanneder. Ardından bu Anadolu Tanrısı gider ve sözümona geride bıraktığı o kesif kokuyu her yere taşır. Bu kişilerin anlamadığı şey ise bayağılığın ne kadar köklü ve yaygın olduğudur. Hafif veya orta derecede bir şeyleri aşabilmiş olmak yetmez. İnsan ancak etini ve kanını feda ederek temiz havayı soluyabileceği bir yere tırmanabilir. Öz-saygıdan ve öz-boşluğun farkına varmaktan doğan bu kendini yüceltme eylemi, acılı, derin ve bir ömür boyu sürecek bir çabadır.
Bunun bir sebebi, bu eylem döngüsünün insanı yücelten şeyin ta kendisi olmasıdır, zira insan “bu kadarının yettiğini” düşündüğü an kemikleşmeye başlar. Bunu yapan pek çok kişi -çoğu kişi- ömürlerinin geri kalanını artık bir yaşayan ölü olarak gezinerek geçirir. Çürümenin kokusunu her yere taşırlar. Diğer bir sebepse, bu toplumdaki insanların davranışları, düşünceleri, duygulanmaları ve kişiliklerinin hepsinin ayrı bir sorun olmasıdır. Rastgele bir insandan tutun “saygın entelektüellere” kadar bir seviyesizlik, tahakkümcülük, kinizm, dogmatizm her yeri sarmıştır (sözümona ilerici kitlenin “aydınları” olarak görülen Ortaylı veya Şengör gibi kişiler de dahil). Antropolog Robert E. Edgerton’ın deyimiyle, toplumsal hastalıklar yaygındır (Edgerton, 2015). Bundan dolayı, pek çok açıdan ortalamaya en az iki standart sapma mesafe, kabul edilebilirliğin başlangıcıdır. Bu bile çok bir şey olmasa da, en azından bir temel sağlar. Üçüncü sebepse herhangi bir insanın bilimum tane bilişsel önyargıya ve epistemik sınırlamalara sahip olmasıdır. Hiçbir zaman tam anlamıyla bunların üstesinden gelinemese de, yine de önemli bir derecede yol kat edilebilir. Yani insanın bilinçli bir şekilde kendini bu konularda eğitmesi, aktif bir şekilde onları göz önünde bulundurmayı alışkanlık haline getirmesi gerekmektedir.
Aşkınlık istencinin -toplumu ve kendini sürekli ve sürekli aşma istencinin- kökeni işte bu manevi çirkinlikte, eksiklik ile arzunun dolaşımında yatar: hem bundan daha iyisindir hem de bundan da iyi olman gerekmektedir. Acı verici olsa da yabancılaşma bu açıdan iyi bir şeydir, çünkü o soğuma ve soyutlanma hissiyatı insanı daha yüksek zirveler aramaya iter.
Bu arayış esnasında anlaşılır ki bunların hepsinin sebebi bulunmaktadır ve bu çirkinliklerin bir tanesi bile gökten zembille inmemiştir. Ama bunu değiştirmeye çalışmak, güzel gördüğün şeyleri yaratmanın sancılarını çekmek senin içinde bir ölüdoğuma da yol açar. Kimilerinde daha fazla kimilerinde daha az olsa da, o duygu bir noktada kaçınılmazdır–hüsran. Bazen bütün rüyaların içinde yok olmaya gittiği bir kuyuda, bir gündüz kabusunda yaşadığını düşünürsün. Her şey cesedin yeşiline sahiptir. Her şeyden ak irin akar, soluk mavi kurtçuk fışkırır. Ve sen de kör bir şiddetin arınma fantezisinde kaybolmanın çekiciliğini hissedersin.
Bu köklü hüsran, en azından ona yakın bir şey, Şükrü Erbaş’ın bu yazının konusu olan şiiriyle ilgili yaptığı bir söyleşide daha güzel ifade edilmektedir. Bu söyleşi, 1999’da Hayati Baki ile yapılmıştır (Baki, 1999). Bir kısmı aşağıdaki gibidir.
Bu şiir, başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke; mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı haline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir, Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz? Kendim için, onlar için, insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil, sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.
Ufaltılmış insanların zihniyetinin kölesi olmak zorunda kalmak, bütün bu sorunları görmek ama dinleyecek olan sadece üç beş kişi -senin gibi güçsüz kişiler- bulabilmek. İşte bütün bunlar insanın yüreğinin ortasına kapkara bir şey bırakıyor. Nefes alamıyorsun. Her yere giriyorlar, her şeyi buluyorlar, her şeyi tükürüklerine ve tırnaklarının arasındaki pisliğe buluyorlar. Efendiler ve güruhlar beraber bir hezeyan içinde güzel olan her şeyi pislik içindeki ayaklarının altında ezerek yok etmek istiyor. İnsanın sinirden gözlerine yaşlar doluyor. Bırakamadığı, vazgeçemediği için sarmalda döndükçe dönüyor. Çabaladıkça bataklığa daha çok saplanıyor. Bir şeyleri değiştiremedikçe o da çirkinlikle dolmaya başlıyor. Hüsran ve hüzün zamanla nefret ve kine dönüşüyor. Bir bataklık yaratığı gözlerini açıyor. Ama bir şey oluyor ve kalbin cız ediyor, bütün bunları neden umursadığını hatırlıyorsun. Ve aynı döngü yine başlıyor. O umursama laneti, o sevgi, o Kassandra.
Bu belki benim tarafımdan bir yansıtma olabilir, fakat Şükrü Erbaş’ın da bu şiiri çok farklı olmayan duygulanmalar ve düşünceler içinde yazdığı kanaatindeyim. Her şekilde, bu şiiri okuduğumda bütün bu tecrübeleri mısralarında görüyorum.
Bu şiir ilk olarak 1988-1989 yıllarında yazılmış ve 1989 yılında “Bilim ve Sanat” dergisinin 95. sayısının 47. sayfasında basılmıştır. Daha sonra 1992’de Şükrü Erbaş’ın Kimliksiz Değişim kitabında da yayımlanmıştır (Mattern, 2021). 27 Şubat 1994’te Milliyet gazetesinde, Melih Aşık’ın Açık Pencere isimli köşesinde şiirin bir kısmının alıntılanması sonucu olay yaratmış, hatta takiben 3 Mart’ta cumhurbaşkanı Demirel’den bile bir eleştiri almıştır (Akbayır, 2010). Devam eden süreçte şiir tartışma yaratmaya devam etmiş ve 1999’da Erbaş yazının daha önceki kısımlarında bir parçasını paylaştığım açıklamayı yapmıştır.
Şükrü Erbaş’ın eserleri İngilizceye de çevrilmiştir. Çevirmen Derick Mattern, şair ve bu şiir hakkında çevirisini sunduğum şu girişi yazmıştır (Mattern, 2021).
Türkiye’nin en önde gelen ve sevilen çağdaş şairlerinden biri olan Şükrü Erbaş, 1953 sonbaharında Anadolu’nun derin kırsalında küçük bir kasabada dünyaya geldi. Yozgat’ta büyüyen ve Ankara’da eğitim gören Erbaş, Türkiye Tarım Bakanlığı’na bağlı bir birimde yirmi beş yılı aşkın bir süre memur olarak çalıştı. 1980’lerin başından beri eserlerini yayımlamasına rağmen, Erbaş’ın çalışmaları ancak şimdi İngilizceye çevrilmeye başlanıyor. Yirmiden fazla şiir ve deneme kitabının yazarı olan Erbaş, “Bağbozumu Şarkıları” (2012) adlı kitabıyla, Altın Portakal Ödülü de dahil olmak üzere, ülkesinde sayısız ödül kazandı. Şu anda güneyde, Antalya’da yaşıyor.
Erbaş, Ankara’daki Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memur olarak çalıştığı dönemde, “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” adlı şiirinde canlandırdığı türden pek çok konuşmaya kulak misafiri olmak için bolca fırsat bulmuş olmalıdır. Şiir, sanki bakanlıktaki ilk yıllarında aldığı notlardan bir araya getirilmiş gibi okunur; nitekim şiir 1988/1989’da yazılmış ve ilk kez Kimliksiz Değişim (1992) adlı kitapta yayımlanmıştır [Mattern burada ilk kitap yayınından bahsediyor]. Öfke ve ironi açıkça hissedilmektedir, ki bu nedenle şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu şiir Erbaş’ın en çok beğenilen şiirlerinden biri olarak onu Türkiye’deki taşralı şiir geleneğinin merkezi figürlerinden biri haline getirmiştir. Eserleri, taşrayı doğrudan hafızayla ilişkilendirir ve hafıza, şiir anlayışının özünü oluşturur. Ortak yazarlarından biri olduğu “Edebiyatın Taşradan Manifestosu”, bunu açıkça ortaya koyar: “Taşranın hafızası artık yok ama hatırası kaldı. Bir kabuk gibi. İnsan nereye gitse, o kabuk da onunla birlikte… O hatıranın ritmi de metinlere yansıyarak varlığını sürdürmeye devam ediyor.” Şiirleri genellikle politik açıdan daha inceliklidir–bu, Türkiye’nin Eylül 1980 darbesini takip eden kuşağa mensup bir şair için alışılmadık bir durum değildir. Şair ve eleştirmen Şeref Bilsel, onu “konuşmam gerek” yerine “duydum” diyen, sloganlardan uzak bir sosyalist şair olarak nitelendirir ve ona ‘tanık şair’ benzeri bir statü atfeder. Erbaş’ın kent ve kır arasındaki ayrımın her iki tarafında da edindiği deneyim, ona benzersiz bir bakış açısı kazandırır, böylelikle sadece köylüleri değil, onlarla alay edenleri de gözlemleyebilmesini sağlar.
Burada ben Mattern’ın Erbaş’ın söz konusu şiiri için fazla yumuşak bir tavır sergilediğini düşünüyorum. Aynı zamanda Erbaş’ın kendisinin de -çektiği tepki sonucu- yaptığı açıklamalarda kendisini daha güvenli bir şekilde konuşlandıracak şekilde söz seçtiği kanaatindeyim. Zira, elbette metaforik olsa da, şiirin içerdiği hüsran ve öfke yadsınamaz. Bunun hedefiyse, açık bir şekilde, ortada o zamanlar çok daha yaygın olan “köylüler”, daha doğrusu bu zihniyete sahip kişiler ve zihniyetin kendisidir. Yani mübalağa sanatı kullanılsa da, bu “köylüleri alaya alan” kişileri yermek için kullanılmıyor. Tam tersine, rüyaların içinde ölmeye gittiği o gündüz kabusunda yaşama hissiyatı mısralardan damlıyor–bunun sebebi de bu kaba, bencil ve cahil kişiler.
Günümüzde Türkiye’deki köylü nüfusu artık pek bir öneme sahip olmasa da, hala aynı çirkinlik her yerde bulunduğu için şiir önemini koruyor. Bunu anlamak için, insanlarla konuşmak veya bir sosyal medya sitesine bakmak yeter. Kendisini bu döngünden çekip kopardığını zanneden insanların neredeyse tamamı da ondan öteye, bu zehirli havadan yukarı yükselemiyor.
Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?
Şükrü Erbaş
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.
Aptal, kaba ve kurnazdırlar.
İnanarak ve kolayca yalan söylerler.
Paraları olsa da
Yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
Her şeyi hafife alır ve herkese söverler.
Yağmuru, rüzgarı ve güneşi
Bir gün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
Düşünemezler…
Ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
Topraklarını büyütmeye çalışırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar karılarını döverler
Seslerinin tonu yumuşak değildir
Dışarda ezildikçe içerde zulüm kesilirler.
Gazete okumaz ve haksızlığa
Ancak kendileri uğrarlarsa karşı çıkarlar.
Adım başı pınar olsa da köylerinde
Temiz giyinmez ve her zaman
Bir karış sakalla gezerler.
Çocuklarını iyi yetiştiremezler
Evlerinde, kitap, müzik ve resim yoktur.
Bir gün olsun dişlerini fırçalamaz
Ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler.
Birbirlerinin evlerine ancak
Ölümlerde ve düğünlerde giderler.
Şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
Gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
Ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
Binlerce yılın kalın kabuğu altında
Yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
Aldanmak korkusu içinde
Sürekli birbirlerini aldatırlar.
Bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
Karılarından en az on adım önde yürürler
Ve bir erkeklik işareti olarak
Onları herkesin ortasında döverler.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
Kendilerinden olanlarla alay edip
Tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
Devlet, tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir.
Devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
Yiğittirler askerde subay dövecek kadar
Ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır
Ezim ezim ezilirler.
Enflasyon denilince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
Cami duvarı, kahve ya da bir ağaç gövdesine yaslanıp
Onbir ay gökyüzünden bereket beklerler.
Dindardırlar ahret korkusu içinde
Ama bir kadının topuklarından
Memelerini görecek kadar bıçkındırlar
Harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
Şehre giderler!
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar otobüslerde ayaklarını çıkarırlar
Ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
Herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
Kızlarının talihsizliğini
Ve hayırsız oğullarını anlatırlar.
Yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
Bunun, Tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
Ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
Gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
Zengin bir akrabalarından söz ederler.
Kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
Ama sokağa çıkar çıkmaz sümküre sümküre
Yollara tükürürler..
Ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
Şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.
Köylüleri niçin öldürmeliyiz?
Çünkü onlar ilk akşamdan uyurlar.
Yarı gecelerde yıldızlara bakarak
Başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
Gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
Ve yaz güneşleri ekinlerini yetirirse severler.
Hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-Bu verimi yüksek bir tohum bile olsa
Sonuçlarını görmeden inanmazlar.
Dünyanın gelişimine bir katkıları yoktur.
Mülk düşkünüdürler amansız derecede
Bir ülkenin geleceği
Küçücük topraklarının ipoteği altındadır.
Ve birer kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden
Zamanın derin ırmakları önünde…
KÖYLÜLERİ, SÖYLEYİN NASIL
NASIL KURTARALIM?
Referanslar
- Akbayır, S. (2010). Bütün hatıralar ıslaktır: Portre. Ferfir Yayınları.
- Baki, H. (1999, Mayıs–Ağustos). Şükrü Erbaş’la söyleşi. Edebiyat ve Eleştiri, (43–44).
- Edgerton, R. B. (2015). Hasta Toplumlar. Ankara: Buzdağı Yayınevi.
- Mattern, D. (2021). Erbaş’s shell of provincial memory: Translator’s note. Journal of Biourbanism, 8(2/2019), 105–106.

Bir Cevap Yazın