On seneyi aşkındır Nietzsche okuyan ve bol bol Türkiye’deki otoriteryen çoğulculuk üstüne düşünmüş birisi olarak, bireyciliğe değer veren birisi olduğumu söylemek bayağı alttan alan bir şey olur. Toplumsal ve sistemsel baskıya rağmen birey olabilmek, kendi değerlerinin ve düşüncelerinin peşinden gitmeye cesaret edebilmek çok önemli bir şey. Fakat burada bireycilikten kastettiğim şey, belli bir bağlamda ve başkalarını da dikkate alan bireyciliktir. Öte yandan, günümüzdeki en yaygın bireycilik formu, kapitalist veya neoliberal diyebileceğimiz bir bireycilik çeşididir. Bu tarz bir bireycilik, insanın başkalarıyla olan bağlarını yok sayar, zedeler, yok eder. İnsanı sosyal bir bağlamda değil, tamamen tek başına ve ayrıkmış gibi ele alır. Oysa sosyal bilimlerin gösterdiği üzere, insan sosyal bir hayvandır. Örneğin, detaylı ama halk tarafından da anlaşılabilir bir analiz için, Her Şeyin Şafağı: İnsanlığın Yeni Tarihi şahane bir antropolojik ve kısmen tarihi inceleme gerçekleştiriyor; biyolojik antropolojiyle insan ve yakın akrabası primatları karşılaştırarak yaygın bilinen mitleri yıkan bir inceleme Roots of Human Behavior sesli kitabında var (Stortel’de İng var). Bu iki kitap da antropolog akademisyenler tarafından üretilmiştir. İşin daha akademik yanında, kişilik oluşumunun sosyal süreçlerle şekillenmesinin gösterimi için Crocetti vd., 2022 makalesi; bu konuda daha güncel akademik bir otorite kaynağı için Mamberg vd., 2021‘deki oldukça çeşitli bölümler var.
Kısacası, insan hem geçmişte hem de günümüzde başkalarının çabalarıyla var olmuştur, olmaktadır. Yani hem bir bireydir hem de sosyal bir hayvan olarak daha büyük bir bütünün parçasıdır. Hem bireysel hem de toplumsal bir yanı olması bu yüzden sağlıklıdır. Başka bir deyişle, belli açılardan bireyci, belli açılardan kolektivist olmak sağlıklı bir şeydir. Benim kendi çıkarımım açısından baktığımda, önemli olan ayrım, birinin diğeri üstünde tahakküm (baskı, dominasyon) kurmayacağı bir yaklaşım ve düzen oluşturmaktır.
Oysa Türkiye’de kolektif baskı aşırı derecede yüksek olduğu için, insan bazen üstüne iyice düşünülmemiş bireycilik çeşitlerine çekilebiliyor. Belli bir açıdan bakıldığında, buna itiliyor bile denilebilir. Bu topraklarda yaşayıp da özgürlük arzulayan çok fazla kişi bunu tecrübe ediyor. Ayn Rand gibi kapitalist bireyciler ise bu noktada tehlikeli hale geliyor. Çünkü teoride özgürlük vaat etseler de, gerçeklikte sefalet ve zulüm yaratıyorlar.
Bu yazı dizisinde, Ayn Rand ve özellikle onun “başyapıtı” Atlas Silkindi veyahut başka bir çevirisiyle Atlas Vazgeçti kitabında anlatılan ideolojiyi ele alacağım. Yazı dizisini, bir değişiklik olmazsa, okuduğum belli önemli yazıların çevirilerinden oluşturmayı düşünüyorum. Farklı bakış açılarından bakan ve zorunlu olarak her dediklerine katılmadığım yazarların eserlerini paylaşacağım. Farklı geleneklerden gelen yazarların fikirlerini sergileyerek, Ayn Rand’ın felsefesinin neden birçok açıdan bir rezalet olduğunu göstermeyi hedefliyorum. Bazı noktalarda kendi küçük yorumlarını çıktım ve bunları [Ç.N.] diye başlayan şekilde belirtiyorum.
İlk yazının sahibi Nathan J. Robinson’dır ve yazı, ABD bazlı Current Affairs dergisinde 2020’nin Haziran’ında yayımlanmıştır. DeepL ve kısmen Google Translate ile çevrilmiş, gerekli gördüğüm yerlerde şahsımca düzeltmeler yapılmıştır.
Buyur ve Silkin
Genel olarak, insanları reddetmeden önce onların söylediklerini dinlemeniz gerektiğine inanıyorum. Bir şeyi anlamaya çalışmadıkça, onu eleştirdiğimizde aslında ne hakkında konuştuğumuzu bilemeyiz. Bu yüzden, solcu olmama rağmen birçok muhafazakar kitap okurum. Bunu zevk aldığım için yapmıyorum. Bu kitaplardaki görüşlerin çoğunu korkunç bulmamdan dolayı bunu acı verici buluyorum. Ancak, sadece “düşmanınızı tanımayı” değil, düşmanınızın gerçekten düşmanınız olup olmadığını kontrol etmenin de önemli olduğunu düşünüyorum. Eğer birisi hakkında tüm görüşlerim onun hakkında okuduklarımdan kaynaklanıyorsa ve onunaslında söylediği şeylerden değilse, onun hakkındaki değerlendirmem tamamen yanlış olabilir. Ve bu gerçekten oluyor—yorumcuların insanları yanlış tanıtmasından sık sık rahatsız oluyorum; birinin orijinal yazılarını okunduğunuzda, bazen onun beklediğinizden oldukça farklı olduğunu görüyorsunuz. Ama bazen de öyle olmuyor.
Yakın zamana kadar, Ayn Rand’dan birkaç alıntı ve onunla ilgili bir dizi makale (Corey Robin’in The Reactionary Mind kitabındaki mükemmel bölümü dahil) dışında pek bir şey okumamıştım. Onun çalışmalarına daha fazla dalmak için meraklı değildim. Şu tür şeyler söyleyen bir kişi hakkında daha ne bilmek gerekir ki:
- “Hollywood’un, Kızılderililerin ve beyaz adama yaptıklarının en hoşgörüsüz şekilde tasvirlerine inanıyorum ve bunun için iyi bir nedenim var. Sırf burada doğdukları ve sonra da vahşiler gibi davrandıkları için bir ülkeye hak iddia edemezler. Beyaz adam bu ülkeyi fethetmedi…”?
- “Araplar en az gelişmiş kültürlerden biridir… Kültürleri ilkel ve İsrail’e kızgınlar çünkü İsrail, kıtalarındaki modern bilim ve medeniyetin tek dayanağıdır. Medeni insanlar vahşilerle savaştığında, kim olduklarına bakılmaksızın medeni insanları desteklersiniz.”
Ancak bir tanıdığım, benim bu küçümseyen tavrımı sorguladı: “Hem çok etkili olan hem de kitaplarını hiç okumadığın birini nasıl göz ardı edebilirsin?” Ayn Rand, halk tarafından düzenli olarak tüm zamanların en büyük yazarlarından biri seçiliyor. Paul Ryan ve Clarence Thomas’tan Hunter S. Thompson ve Farah Fawcett’e kadar herkese ilham kaynağı olmuştur. Hem iyi niyetli etkili kişiler (Wikipedia kurucusu Jimmy Wales) hem de kötü niyetli etkili kişiler (Whole Foods kurucusu John Mackey) Rand’ın çalışmalarını aydınlatıcı bulmuştur.
Şimdi, Rand’ın popülaritesinin genellikle abartıldığını düşünüyorum. Bunun nedeni kısmen Ayn Rand Enstitüsü’nün kitaplarının ücretsiz kopyalarını dağıtmak için gösterdiği etkileyici çabalar ve takipçilerinin onu dünya açısından tarihi öneme sahip bir filozof olarak kabul ettirme kararlılığıdır. Aslında, Rand’ın başyapıtı Atlas Silkindi [Ç.N. Türkiye’de Atlas Vazgeçti olarak da çevriliyor], 2011 itibariyle sadece 6 veya 7 milyon kopya satmıştı, ki yorumcular bunun Otostopçunun Galaksi Rehberi‘nin yaklaşık yarısı ve Jonathan Livingston Seagull‘ın 33 milyon gerisinde olduğunu belirttiler. Wikipedia’nın tüm zamanların en çok satan kitapları listesinde Rand hiçbir yerde görünmüyor. Toplam satışlar The Gospel According to Peanuts, The Poky Little Puppy ve Jaws‘un kitap versiyonunun çok gerisinde kalıyor. Rand, okunandan öte tanınan bir yazardır. Ancak, takipçilerinin orantısız etkisi (Alan Greenspan, Rand’ın yakın çevresinin sadık bir üyesinden Federal Rezerv tarihinin en güçlü başkanlığına yükseldi) ve bugünkü Cumhuriyetçi Partinin radikal serbest piyasa ideolojisinin oluşumunda (tartışmalı olsa da) oynadığı güçlü rol sayesinde Rand dikkate alınmaya değer bir isimdir.
Bugün, Rand’ın kitaplarındaki fikirler, muhafazakarların standart söylemleri gibi görünüyor, neredeyse dikkate alınmaya değmeyecek kadar banal [Ç.N. ABD muhafazakarlarının sosyal devlete düşmanlığı çok büyük bir özellikleridir]. Aslında, o piyasa yanlısı retoriği neredeyse gülünç melodramatik uç noktalara taşıdı. “Amerika’nın En Çok Zulüm Gören Azınlığı: Büyük İşletmeler” adlı makalesinde Rand, tekel karşıtı yasaları “yasal linç” olarak nitelendiriyor ve “ırksal veya dini azınlıklara yönelik adaletsizliğin tüm çirkin ve acımasız yönlerinin işadamlarına karşı uygulandığını” söylüyor [Ç.N. “En Çok” kısmı hariç, Rand’ın gerçekten böyle bir eseri var]. Bunun, 1960’ların ortalarında, siyahların öğle yemeği yemeye çalıştıkları için polis köpekleri tarafından saldırıya uğradıkları bir dönemde yazıldığını unutmayın. Elbette, Rand’ın kitaplarının özellikle küçük işletme sahipleri ve gençler arasında neden bu kadar popüler olduğunu anlayabiliriz. Birçoğu, kitaplarının kendilerine açtığı entelektüel ufuklar hakkında ona hayranlık dolu mektuplar yazmıştı. Gerçek kurban sensin ve herkes sana zulmediyor mesajı, yalnız bir kitap kurdu gencin veya işçi eylemleriyle uğraşan bir patronun dinlemeye meyilli olduğu türden bir mesajdır.
Makaledeki mantık gerçekten korkunç. İşadamlarının “yasal olarak linç edildiğini” kanıtlamak için, Rand aslında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ırksal azınlıkların maruz kaldığı adaletsizliklerden bahsetmiyor (bu arada, linç yasadışı bir cinayet olduğu için, “yasal linç” sadece “idam cezası” olarak adlandırılır). İmtiyazlı kesimin birçok savunucusu gibi, pratikte açıkça eşit olmayan iki şeyi teoride eşitlemek için soyutlamalarla konuşuyor. (Örneğin, “her iki tarafın da şiddet uygulaması” gibi bir ifadeyi kullanarak “kasıtlı cinayet” ile “mülk hasarı”nı eşit tutmak gibi.) Şu saçmalığa bir bakın:
Eğer küçük bir grup insan, herhangi bir sınıfta diğer herhangi bir grupla karşılaştırıldığında, meseleler veya koşullar ne olursa olsun, her zaman suçlu olarak görülseydi, buna zulüm der miydiniz? … Eğer bu grup, diğer tüm insanların muaf olduğu özel yasalar altında, sessiz bir terör saltanatı altında yaşamak zorunda olsaydı… buna zulüm der miydiniz? … Eğer cevabınız ‘evet’ ise, o zaman hangi korkunç adaletsizliği onayladığınızı, desteklediğinizi veya işlediğinizi kendinize sorun. Bu grup Amerikan iş adamıdır.
İnsanlar, cevabının açık olduğunu düşündükleri retorik sorular sorduklarında, cevabın gerçekten açık olup olmadığı her zaman düşünmeye değerdir. İlk soru: “Küçük bir grup insan her zaman suçlu olarak görülseydi, bu zulüm olur muydu?” Bu, grubun ne olduğuna bağlıdır. Grup “suçlu insanlar”dan oluşuyorsa, hayır. Grup “eğlence için tavşanları boğan insanlar”dan oluşuyorsa, hayır. Ya da “özel yasalar”ı düşünün. Bu, “özel yasaların” ne olduğuna bağlıdır. Rand, aslında belirli bir miktarın üzerindeki gelire vergi uygulanması gibi yasalardan bahsederken, Nürnberg Yasaları’nı akla getirmek istiyor. O, kritik bir farkı göz önünde bulundurmuyor: insanlar zengin olmayı seçiyor! Yasalar, yaptığınız şeyler nedeniyle size uygulanıyorsa—örneğin “şaibeli mortgage-teminatlı menkul kıymetler satarak büyük miktarda para elde etmek” gibi—o zaman bu yasaların sadece size ve sizin gibi insanlara uygulanması zulüm kanıtı değildir. Yasaların size uygulanıp bana uygulanmamasının nedeni, bunu yapanın siz olmanızdır! “İş adamı” doğuştan gelen bir kimlik değildir, bir dizi eylemin tanımıdır.
Rand’ın takipçileri onu büyük bir filozof olarak görüyorlardı, ancak onun kurgu dışı denemelerinin çoğu FOX News’un tartışma konularının seviyesindeydi; örneğin, İşçiler daha yüksek ücretler için mücadele ederse, bu ‘sosyal kazanımlar’ olarak alkışlanır; işadamları daha yüksek kârlar için mücadele ederse, bu ‘bencil açgözlülük’ olarak lanetlenir. [Ç.N. FOX News, ABD’deki en büyük muhafazakar medya propagandası kaynağıdır, yani Türkiye’deki Fox ile karıştırılmamalı. Hem haberlerinin sahteliği hem de onları ideolojik sunuş şekli açısından A Haber’den bir farkı yok]. O, bunu, inisiyatifi yok eden, başarıyı cezalandıran parazit sol olarak görüyor. Ancak belki de işadamlarının kazanç mücadelesi ile işçilerin kazanç mücadelesinin farklı şekilde ele alınmasının nedeni, işadamlarının zaten büyük miktarda paraya sahip olması ve işçilerin ise neredeyse hiç paraya sahip olmamasıdır! Her ikisini de “kazanç mücadelesi” olarak adlandırabilirsiniz, ki öyledir, ancak bir durumda istenen kazanç “temel geçim” iken, diğerinde “zaten sahip olduğunuzdan daha fazla zenginlik”tir.
Çoğu profesyonel filozof, Rand’ın Objektivizm teorisini gülünç bulmuştur, çünkü bu teori rasyonel, objektif bir erdem teorisi ortaya koyduğunu iddia etmesine rağmen, yanlışlıklar, belirsiz terimler ve mantıksızlıklarla doludur [Ç.N. Stanford Felsefe Ansiklopedisi’nin Ayn Rand hakkındaki girdisi de bunu hayli bir destekliyor]. Rand şöyle der:
İnsan—her insan—kendi başına bir amaçtır, başkalarının amaçlarına ulaşmak için bir araç değildir; kendi iyiliği için yaşamalı, ne kendini başkalarına ne de başkalarını kendine feda etmelidir; kendi mutluluğunu elde etmeyi hayatının en yüksek ahlaki amacı olarak görerek, kendi akılcı öz çıkarı için çalışmalıdır.
Rand, “bencillik”ten bahsettiğinde (kitabı Bencilliğin Erdemi‘nde olduğu gibi) kastettiği şeyin bu olduğunu ve kendisinin “insanın istediği gibi davranmasına” izin vermediğini söylüyor. Sadece “başkalarının yararına yapılan her eylemin iyi, kendi çıkarına yapılan her eylemin ise kötü olduğu” fikrini reddettiğini, çünkü “kişinin kendi çıkarlarıyla ilgilenmesinin kötü olduğu doktrininin, insanın yaşama arzusunun kötü olduğu anlamına geldiğine” inandığını belirtiyor. O, “bencillik” ile insanların düşündüğü şeyi kastetmediğini söylüyor, ancak “eğer ‘bencillik’ ile kastettiğim şeyin geleneksel olarak kastedilen şey olmadığı doğruysa, bu o zaman özgeciliğin en kötü ithamlarından biridir: özgecilik, kendine saygı duyan, kendi kendine yeten bir insan kavramına izin vermez.” Rand, “Bencil olmakla sadece kendine saygı duymayı kastediyorum” diyor, ancak bunun pratikte ne anlama geldiğini tanımladığında, sonuçta kulağa… sadece bencillik gibi geliyor. Başkalarının acılarını umursamıyor gibi görünüyor ve kelimenin geleneksel anlamıyla “bencil” görünen birçok davranışa (örneğin, kendiniz lüks içinde yaşarken, çalışanlarınıza düzgün bir yaşam sürmelerine yetmeyecek kadar az maaş vermeye) karşı bir sorunu yok. [Bir Atlas Silkindi karakteri] John Galt’ın meşhur (ve bitmek bilmeyen) konuşması, insanın kendisini ve başkalarını ilgilendiren davranışları konusunda çok fazla şey söylüyor:
Başkalarına hizmet etmek ahlaki iken, kendinize hizmet etmek neden ahlaki değil? Eğer zevk bir değerse, başkaları tarafından deneyimlendiğinde ahlaki iken, sizin tarafınızdan deneyimlendiğinde neden ahlaki değil? Değerli bir şey üretip kendinize saklamak ahlaksızlık iken, onu hak etmemiş başkalarının kabul etmesi neden ahlaki? Vermek erdemliyse, almak bencilce değil midir?… Başka bir insana yardım etmek hiç uygun mudur? Hayır, eğer o bunu hakkı olarak veya ona borçlu olduğunuz bir görev olarak talep ediyorsa. Evet, eğer bu, o kişinin değerine ve mücadelesine dair kendi yargınıza dayalı özgür bir seçiminizse.
Galt’ın sorularını cevaplayalım, çünkü onun bazı oldukça basit ilkelerden kafası karışmış görünüyor ve kendisiyle aynı fikirde olmayanların aslında inandığımızdan farklı bir şeye inandığını düşünüyor gibi görünüyor. İlk olarak, kendine bakmak ve kendine hizmet etmek tamamen normaldir. Herkes kendine değer vermelidir. Normal olmayan şey, sadece kendine bakmaktır, çünkü hayatının önemi olan tek kişi sen değilsin. (Ayrıca, “kendi çıkarını düşünen” bir bakış açısıyla bile, birbirimizi önemsediğimizde hepimiz daha iyi durumdayız; “tutsak ikilemi”nde, Rand’ın felsefesini izleyenler birbirlerini mahvederken, dayanışma etiğine sahip olanlar herkes için daha iyi sonuçlar elde ediyorlar. Ama bu ayrı bir konu, çünkü başkalarına yardım etmek, kendinize fayda sağlayıp sağlamayacağına bakılmaksızın yapılmalıdır.) Şimdi, Galt’ın bir sonraki sorusuna cevap vermek gerekirse, zevk almak ahlaka aykırı değildir. Ahlaka aykırı olan, zevki biriktirmek, hiç zevki olmayan başkaları varken sizin ihtiyacınızdan fazlasını almaktır. “Değerli bir şey üretip onu kendinize saklamak” ahlaka aykırı değildir. Bol miktarda sahip olduğunuz halde daha fazlasını biriktirmek ahlaka aykırıdır. İhtiyacı olan birine hediye vermek erdemli bir davranış olsa da, ihtiyaç sahibi olan taraf sizseniz hediyeyi kabul etmek “bencilce” değildir. Tekrar belirtmek gerekirse, bencillik kendiniz için bir şey yapmak değil, kendinizle aşırı derecede ilgilenmektir. (Ah, ama sınırı nerede çiziyorsunuz? Bu elbette zor bir soru, ancak sınırları kesin olarak çizmenin zor olması, bu ilkenin geçerliliğini ortadan kaldırmaz. Nedenini anlamak için, bir partide neredeyse tüm mezeleri kendine alan birini hayal edin. Bu konuda yüzleşildiğinde, “Ah, ama kaç tane mezeyi almanın çok fazla olduğunu tam olarak belirtebilir misin?” diyebilirler. Ancak, buna kesin bir sayı koymanın imkansız olması, yaptıklarının bencillik olmadığı anlamına gelmez). Galt’ın son noktasına gelince, yardım etmenin senin görevin olduğunu söyleyen birine yardım etmek neden uygun değildir? Neden sadece onun “değerine” göre insanlara karşı sorumluluklarınız olmalı? Örneğin, bir kişi harman makinesine sıkışmış ve ölmek üzereyken size “Allah aşkına, yardım et” derse, onun değerine ilişkin değerlendirmenize bakılmaksızın ona karşı bir sorumluluğunuz vardır, çünkü bunu önleyebilecekken başka bir kişinin ölmesine izin vermek yanlıştır. Aynı nedenle, toplumdaki en kötü durumda olanların, korkunç insanlar olsalar bile, beslenip giydirilmelerini sağlamak bizim görevimizdir, çünkü çok az bir masrafla birinin ölmesini engelleyebiliyorsanız, bunu yapmalısınız.

Şimdi, itiraf etmeliyim ki, Galt nasıl kendisine yardım borcunuz olduğunu söyleyen birisine yardım etmek zorunda olmadığınız fikrini kanıtlayamıyorsa, ben de bunu “kanıtlayamam.” Bunlar ahlaki içgüdü meseleleridir. Ya başkalarının gereksiz yere ölmesine izin vermenin yanlış olduğunu hissedersiniz ya da hissetmezsiniz. Ben yanlış olduğunu düşünüyorum, Rand yanlış olmadığını düşünüyor ve bence bu Rand’ı bir tür sosyopat yapıyor, Rand ise bunun beni ağlamaklı ahlaki bir ezik yaptığını düşünüyor, ama kimin haklı olduğuna karar vermek için “nesnel” bir yol yok. Benim değerlerimi paylaşanların sayısının onun değerlerini paylaşanlardan fazla olmasını ummak zorundayım, çünkü onun değerlerinin yönlendirdiği bir dünya herkes için son derece tatsız olurdu.
Ancak, onun argümanlarının gücünün büyük bir kısmının soyutlamadan geldiğini ve ilkelerin uygulanabileceği gerçek durumlardan bahsetmemeye özen gösterdiğini görebilirsiniz. Rand/Galt, “Senden bir dolar daha fazla parası olan adamdan nefret ediyorsun, çünkü onun elindeki doların senin hakkın olduğunu düşünüyorsun” gibi şeyler söylüyor. Aslında, benden bir dolar daha fazla parası olan adamdan nefret etmiyorum. Ancak, 100 milyar dolar daha fazla parası olan adamdan nefret ediyorum, çünkü o, bir ömür boyu kullanabileceğinden çok daha fazlasına sahip ve servetinin %99,9’unu bağışlasa bile, sonsuza kadar aşırı lüks içinde yaşayabilir. Muhafazakarlar genellikle şunu iddia eder: “Yani bir kişinin diğerinden daha fazla paraya sahip olmasının kötü olduğunu mu söylüyorsun?” Fakat söz konusu “daha fazla”nın ölçeğinin ne olduğunu belirtmiyorlar.
Rand’ın felsefesinin çoğu, iddialar veya safsatalarla kanıtlanmaktadır. Objektivizm, birçok din gibi, diğer olasılıkları dikkate almaz ve nüanslara pek yer vermez. Ancak dinlerden farklı olarak, Rand’ın “Mantık/Akıl/Us” olarak adlandırdığı bir inanç üzerine kurulmuştur, ve bu yaklaşım makul insanları karakterize eden özeleştiri, açık fikirlilik ve diyalogla pek alakalı değildir. Bir noktada, Rand, çalışmalarına karşı çıkan insanlarla ilgilenmeyi bile bıraktı, zira onları uğraşmaya değmeyecek kadar aptal buluyordu.
Ancak, kısmen de olsa, çalışmalarındaki temel mantık zinciri yakından incelemeye dayanamadığı için bunu yapmayı bırakmış da olabilir. Rand felsefesini şöyle özetlemiştir:
“Özünde felsefem, insanın kendi mutluluğunu hayatının ahlaki amacı, üretken başarıyı en soylu yeteneği ve aklı tek mutlak değeri olarak gören kahraman bir varlık olduğu kavramına dayanmaktadır.”
Rand’ın temel bir argümanı şudur:
(i) Birisinin kendi hayatı, diğer tüm değerleri mümkün kıldığı için mantıken en üstün değerdir; (ii) bu nedenle, değer veren bir varlığın bu hayatı diğer tüm değerlerin üzerinde savunmaması ve ilerletmemesi mantıksızdır; ve (iii) bu, bencilce yaşamanın doğruluğu—aslında ahlaki gerekliliği—hakkında güçlü sonuçlar doğurur.
Ancak I’den II’ye veya II’den III’e geçemezsiniz ve I de mantıklı değildir. Hayatım başka değerlere sahip olmamı mümkün kılabilir, ancak neden çocuğumu kurtarmak için hayatımı feda etmemeliyim? Zira değerlere sahip olan tek kişi ben değilim. Kendi hayatlarını feda ederek çocuklarının hayatını kurtaran insanlar ahlaksızca mı davranıyor? Hayatın ahlakın ön koşulu olması, neden -kendi çıkarlarını takip etmeyi bile bırak- bu çıkarların başkalarının iyiliğine kayıtsız olmasını gerektirsin?
Randçı filozoflar, bencilliğin rasyonelliğini savunmak için sıklıkla karşıt görüşlerin karikatürlerini kullanırlar. Örneğin, Leonard Peikoff, Objectivism: The Philosophy of Ayn Rand (Objektivizm: Ayn Rand’ın Felsefesi) adlı kitabında şöyle der:
Bencillik ilkesini reddedenler, ahlak tarihinde iki ana alternatif bulacaklardır. Bunlardan biri, insanın kendini doğaüstü güçlere feda etmesi gerektiği şeklindeki ilkel ve ortaçağ teorisidir. İkincisi ise, insanın diğer insanlar için kendini feda etmesi gerektiği şeklindeki teoridir. İkincisi, “özgecilik” olarak bilinir ve bu, nezaket, cömertlik veya iyi niyetle eşanlamlı değildir; insanın yaşamın temel kuralı olarak başkalarını kendinden üstün tutması gerektiği şeklindeki doktrindir.
Ancak, “yaşamın temel kuralı”nın başkalarını kendinden üstün tutmak olduğunu söyleyen pek birilerini tanımıyorum. Asıl kural, kişinin hem kendini hem de başkalarını önemsemesi ve kendi ihtiyaçları karşılandıktan sonra başkalarına da hizmet etmesidir. Rand’ın ahlak felsefesi, sadece çok az kişinin benimsediği, kendini kolektife feda etme ve kendi amaçlarını takip etmeme görevini içeren tuhaf bir “fedakarlık” kavramını kullandığı için başarılıdır [Ç.N. Türkiye’de bu tarz bir kurbancı kolektivizmin yaygın olduğunu düşünüyorum; fakat ne Türkiye’de sadece bu tarz kolektivizm var ne de kolektivizm genel olarak buna indirgenebilir. Ama Ayn Rand’ın fikirlerinin Türkiye’de birey olma mücadelesi veren kişilerin kimilerine neden çekici geldiğini açıklayabilir, zira bu patolojik kolektivizm anlayışı bayağı yaygın].
Rand’ın felsefesi, kabul edilirse, sizi kimsenin yanında bulunmak istemeyeceği türden bir insana dönüştürebilir, ki Ayn Rand da tam olarak böyle birine dönüştü. The Fountainhead‘in girişinde, Rand, amacının romanın kahramanında “ideal insanı” tasvir etmek ve rasyonel bencilliğin pratikte nasıl göründüğünü göstermek niyetinde olduğunu belirtir. Sonuçta ortaya çıkan “kahraman”, Howard Roark, eleştiriyi kaldıramayan ve sonunda bir kadına tecavüz eden, soğuk, çekici olmayan bir münzevidir. Rand’ın kendi Mükemmel Kahraman’ını yazarken, sonunda Mükemmel Pislik’i yazmış olması ve Rand’ın elitist olan insan nefretini paylaşmayan herkes için bunun çok açık olması dikkat çekicidir.
Kabul etmek gerekir ki, Rand beni birkaç sebepten dolayı biraz etkiliyor. İlk olarak, muhafazakar entelektüel gelenekte alışılmadık bir yere sahip. Ateizmi ve piyasa köktenciliği, William F. Buckley gibi daha gelenekçi muhafazakarları uzaklaştırırken, katı ahlakçılığı ve nesnel ahlaki erdem hakkındaki kendine özgü inançları onu liberteryenlerden ayırıyor. Friedrich Hayek gibi, kendisine benzer şekilde serbest piyasayı savunan düşünürlere yönelik saldırıları zira one pek yardımcı olmadı. Hayek’i, hükümetin bazı mütevazi sosyal refah programlarını desteklemenin adil olduğuna inandığı için, “saf zehir” ve “en zararlı düşmanımız” olarak nitelendirdi.
Jennifer Burns’ün yazdığı mükemmel biyografi Goddess of the Market‘ı (Pazarın Tanrıçası) okurken, Rand’ın hayatının ne kadar yalnız, hatta hüzünlü olduğu dikkat çekiyor. Başlangıçta, kendi haklılığına olan inancı onu entelektüel tartışmalardan zevk almaya yöneltmişti. Ancak, günün sonunda, bu onun küçük bir çevreye çekilmesine neden oldu. Kendisi etrafında küçük bir kült oluşturdu ve takipçileri arasındaki hiçbir muhalefete tahammül göstermedi. Bu kendince mantıklıydı: Sonuçta, onun görüşleri tamamen nesnel mantığın ürünü ise, muhalefet mantıksızdı. Muhtemelen, onunla herhangi bir konuda fikir ayrılığı yaşamanın neden meşru olmadığını açıklarken, akıl yürütmenin reddedilmesinin yaşamın reddedilmesi olduğunu veyahut benzeri bir zırvalığı söyleyip geçiyordu.
Pazarın Tanrıçası, özellikle hayatının ilerleyen dönemlerinde Rand’ı acınası bir halde gösteriyor. Genç bir mürit olan Nathaniel Branden ile uzun süren ilişkisi, Branden’ın ona olan cinsel ilgisini kaybetmesiyle acımasız bir sertlikle bitiyor. Kocası Frank O’Connor, sadık ama biraz etkisiz bir hayalperestti; kitaplarındaki erkek kahramanların tam tersiydi. Rand, açıkça karmakarışık olsa bile, hayatını felsefesiyle tutarlı göstermeye sürekli çalıştı (“Hayatımı her zaman kitaplarımda sunduğum felsefeye göre yaşadım ve bu benim için işe yaradı”). (Ayn Rand Bülteni‘nin sayıları, The Current Affairs‘in sayılarından bile daha geç çıktı; 1973 yaz sayısı nihayet 1974 baharında yayımlandı.)

Dahası, Rand’ın felsefesinin büyük bir özeti olan Atlas Silkindi var. 1957 yılında yayınlanan 1200 sayfalık bu roman, Rand’ın “Ya dünyanın tüm yaratıcı beyinleri greve giderse?” sorusuna verdiği cevabı sunuyor. 2011’den 2014’e kadar üç bölümlük bir film serisine dönüştürüldü, ancak kötü eleştiriler aldı ve üretim maliyetinden daha fazla para kaybettiği için kötü bir şöhrete sahip oldu. (Serbest piyasa konuştu ve Atlas Silkindi’nin berbat olduğuna karar verdi.) Atlas Silkindi‘nin vaadini biraz komik buluyorum ve girişimcilere dair yapılan “bireyci” kutlamalarla ilgili tüm yanlışlıkları mükemmel bir şekilde özetlediğini düşünüyorum. Rand, hükümetin/devletin aşırı düzenlemelerle iş dünyasını engellediği, bunun da ekonomik çöküşe ve sefalete yol açtığı distopik bir dünya hayal ediyor. İş adamları, itilip kakılmaktan ve nankör asalakların inovasyonlarını engellemesinden bıkarak, gizli bir vadiye çekiliyor ve greve gidiyor, bu baskıcı koşullar altında çalışmaya devam etmeyi reddediyorlar. Atlas Silkindi başlığı, iş adamlarını omuzlarında dünyayı taşıyan Atlas ile karşılaştırıyor. Ya Atlas omuz silkip uzaklaşırsa, insanlığa hizmet etmeye devam etmeyi reddederse? O zaman ne olur?
Buna gülmeden edemememin nedeni, eğer Atlas diye birisi olsaydı ve gerçekten de “gökleri omuzlarında taşıyor” olsaydı ve omuz silkip gitseydi, o zaman ne olacaktı ki… cevabı hiçbir şey. Çünkü dünyayı Atlas “taşımıyor”, fizik kanunları taşıyor. Bu, Amerikalı işadamlarının görkemli yanılgısını mükemmel bir şekilde yansıtıyor: Kendilerini gerçekte olduklarından çok daha önemli sanıyorlar. Eğer tüm patronlar greve gitseydi, işçiler kesinlikle çok sevinirdi. Kendi kendilerini yöneten işletmeler olurdu! Sadece zengin olduğu için başkasının himayesinde çalışmak zorunda kalmak yerine, sermayeyi demokratik olarak kontrol ederlerdi! Bu zafer günü olurdu! Ayn Rand’ın patronlar ortadan kaybolursa herkesin daha kötü durumda olacağını düşünmesi çok komik. Tamam, Ayn: bir günlüğüne deneyelim! Asla denemezler, çünkü çoğu kapitalist sonuçta işe yaramazdır ve insanları aksine inandırmak için Atlas Silkindi gibi kitaplara güvenirler. Hatta “inovatörler” olarak adlandırılan, sadece paraları olduğu için değil, gerçekten bir şeyler icat ederek para kazananlar bile sandıklarından daha az değerlidir. Mark Zuckerberg yarın yeryüzünden kaybolsa, hepimiz gayet iyi durumda olurduk. Mark Zuckerberg hiç var olmamış olsaydı, biz de… yine iyi, hatta muhtemelen daha iyi durumda olurduk.
Atlas diye bir şey olabileceği ölçüde, onun tüm kaslarını, tendonlarını ve kemiklerini incelerseniz, bunların milyarlarca küçük insandan oluştuğunu ve hepsinin birlikte çalışarak devasa bedenin işlev görmesini sağladığını göreceksiniz. Arkadaşım Max Alvarez, “Emek” adlı güzel bir denemede, bir hastanenin çamaşırhanesinde çalışmaya başladığında gördüklerini ve kokladıklarını anlatıyor ve Atlas benzetmesini Rand’dan oldukça farklı bir şekilde kullanıyor:
Bu konuda söyleyeceğim tek şey şu: İşimiz, sıradan astronotlar gibi, tam koruyucu kıyafetlerimizle buhar ve köpüğün ortasında durup Los Angeles ve Orange County hastanelerinin kirli çamaşırlarını ayıklamak ve temizlemekti. Önümüzdeki konveyör bant hiç durmadı, bir an bile. Monoton bir şekilde gürleyerek, sonsuz yığınlar halinde çarşaf, havlu, önlük ve battaniyeyi taşıyordu; hepsi de insan kardeşlerimizin iç organlarıyla lekelenmiş, damlayan, köpüren şeylerdi. Kan, dışkı… gözyaşları, ölüm sözleri… sidik, safra… parçalanmış bedenlerin atıkları, yeni hayatın geride bıraktığı artıklar—hepsi burada son buluyordu. Bir keresinde yığınlardan birinde bir şırınga buldum.
Kokunun dışında, aklımda kalan tek bir şey var. Hafızamın o kısmını ele geçirmiş yoğun buharın içinden hala seçebildiğim tek görüntü. Elli yaşlarında siyah bir adam. Yıllardır orada çalışıyordu. Aslında yüzünü hiç görmedim, sadece gözlerini gördüm—hepimiz maske takıyorduk. Kokunun onu hiç rahatsız etmediğini söyledi. Bütün bir medeniyetin insan lekeleriyle kaplı çamaşırlarını, hiç rahatsızlık duymadan elemek için yaptığı işte, insanüstü bir şefkat ve özen vardı. Her şeyi yeniden temiz hale getirmek için. O, dünyayı omuzlarında taşıyan Atlas’tı.
Dünyanın dört bir yanında, herhangi bir anda, mutfaklarda, çamaşırhanelerde, tarlalarda ve atölyelerde, Rand gibi kişilerin patronlarının kahramanca emekleri karşısında ne kadar nankör olduklarını anlatan 1100 sayfalık romanlar yazacak boş zamanlarını sağlayan işleri özenle yapan milyarlarca insan var. Açıkçası, dünyadaki emeğin ne kadar nankörce karşılandığını düşündüğümde, büyük Girişimci’nin iyiliklerine övgüler saçan yazıları okumak beni gerçekten hasta ediyor.
Rand’ın asalaklar ve üreticiler arasındaki ayrımı sık sık gündeme geliyor:
“Yani paranın tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu mu düşünüyorsunuz? … Paranın kaynağının ne olduğunu hiç sordunuz mu? Para, bir değişim aracıdır ve üretilen mallar ve bunları üretebilen insanlar olmadan var olamaz. … Para, ürününüzü gözyaşlarıyla talep eden asalakların veya onu zorla sizden alan yağmacıların bir aracı değildir. Para, yalnızca üreten insanlar sayesinde mümkün olur.”
Şimdi, burada parayla ilgili asıl meselenin ne olduğunu tam olarak anlamadım, çünkü üretim var olduğu için paranın mümkün olduğundan kimlerin şüphe ettiğini bilmiyorum. Ancak ilginç olan şey, Rand’ın “üreten” kişilerle ilgili kullandığı dilin, solun kullandığı dili bir şekilde yansıtmasıdır—ancak roller tersine çevrilmiştir ve sol sıradan işçiyi yüceltirken, Rand “üretici” olarak gördüğü kişinin kapitalist olduğunu açıkça belirtir:
Amerika’nın bolluğu, kamu yararına yapılan fedakarlıklarla değil, kendi kişisel çıkarlarını ve özel servetlerini elde etmek için çalışan özgür insanların üretken dehalarıyla yaratılmıştır. Amerika’nın sanayileşmesinin bedelini ödemek için halkı aç bırakmadılar. İcat ettikleri her yeni makineyle halka daha iyi işler, daha yüksek ücretler ve daha ucuz mallar verdiler.
Bolluğu yaratanlar, işleri yapan insanlar değil, “özel servetlerini” kazanan ve insanlara iş “veren”lerdir. (Zengin olanların makineleri icat edenler olduğu genellikle bir efsanedir; çoğu inovatör aslında çok az kazanır ve başkalarının yeniliklerini başarılı bir şekilde paraya çevirenler dev servetler elde eder.) Solun analizi ise tam tersidir: Sol da dünyanın üreticiler ve alıcılar olarak ikiye ayrıldığını savunur, ancak üreticilerin, şeyleri gerçekten üreten insanlar olduğunu, alıcıların ise emeklerinden ziyade “sermayeleri” ile katkı sağlayan insanlar olduğunu düşünür. Bizim için, “üreten”lerin zenginliğin temeli olduğu kesinlikle doğrudur, ancak emekçi kitleler üreticilerdir! (Ancak, emeğinizin değerinizin tek temeli olduğu fikrini reddediyoruz, çünkü emek verme kapasitelerinin ötesinde değeri olan birçok insan var. Erdemin özü olarak işin tartışılması, fiziksel engeli nedeniyle çalışamayan insanları küçük düşürücüdür. [Ç.N. haklı ama gene de zayıf bir ifade; şu anki şekliyle, yine emeği insan değerinin temeli olarak alıyor ama onun uygulanamadığı durumlar için istisna oluşturuyor. Bu yüzden, zihinsel hastalıkları dikkate almaması bir yana, insanın kendi başına bir değeri olduğunu söylemek daha doğru olur.])
Rand, meyvelerini toplayan ve arabasını üreten insanların dünyanın nimetleri için teşekkür etmesi gereken kişiler olduğuna inanmıyordu. Kitleleri hor görüyordu. Hatta, ilk romanlarından birinde daha da ileri gitti. Rand, aşırı derecede soykırımcı imalar içerdiği için kitaptan çıkarmak zorunda kaldığı bir pasajda, bir karakterine şöyle dedirtiyordu:
“En iyinin zirveye çıkma hakkını reddederseniz, en iyiniz olmaz. Kitleleriniz, ayaklarınızın altında ezilecek çamurdan, hak edenler için yakılacak yakıttan başka ne ki? İnsanlar, kendi düşünceleri, kendi hayalleri, kendi iradeleri olmayan, başkalarının küflü beyinlerine koydukları sözleri çaresizce yiyip içip çiğneyen milyonlarca cılız, buruşuk, çaresiz ruhtan başka ne ki? Peki ya hayatı bilen, hayatın kendisi olan azınlığı feda edecek olanlar? İdeallerinizden nefret ediyorum çünkü herkes için adalet kadar kötü bir adaletsizlik bilmiyorum. Çünkü insanlar eşit doğmazlar ve neden onları eşit yapmamız gerektiğini anlamıyorum. Ve çünkü çoğundan nefret ediyorum.
(Rand her zaman karakterleri aracılığıyla konuşurdu ve hatta kurgu dışı yazılarında John Galt’ı sanki gerçek bir filozofmuş gibi alıntılardı; bu yüzden bir karakter eşitliğin neden kötü olduğunu ve beleşçilerin değersiz olduğunu anlatırken, onun kendi düşüncelerini dile getirdiğini söylemek yanlış olmaz.)
Rand’ın çoğu insana karşı hissettiği nefret sınırındaki tiksinti, National Review‘ın kitabın “Gaz odasına gidin!” diye bağırdığını söylemesinin sebebidir. Bu abartılı bir ifadeydi, ama çok da değil. Rand, nankör kalabalığı sürekli olarak kınadı, bu yüzden aşırı sağcı ekonomist Ludwig von Mises, Atlas Silkindi‘nin yazarı Rand’a şöyle yazdı: “Hiçbir politikacının kitlelere söylemediği şeyi söyleme cesaretine sahipsiniz: Siz aşağılıksınız ve koşullarınızdaki tüm iyileşmeleri, sizden daha iyi olan insanların çabalarına borçlusunuz.” Vay canına.
Aslında, Ayn Rand’ı ve Mises’ınki gibi iğrenç Sosyal Darwinist saçmalıkları okumak, neden sol görüşlü olduğumu, insanlarda neyi sevdiğimi ve insan düşmanlığı ile “kahraman bireyciliğin” gerçeklikle çelişen ve insanları acımasız ve yalnız hale getirebilen çıkmaz sokaklar olduğunu hatırlamama yol açıyor. Hiçbirimiz dünyayı tek başımıza ayakta tutmuyoruz, birbirimizi ayakta tutuyoruz ve Atlas görevini terk etseydi, geri döndüğünde hepimizin karşılıklı yardımlaşma ve destek eylemleriyle birlikte çalıştığını görürdü. Objektivizm komik, çünkü çok irrasyonel ama kendi rasyonelliğine çok inanmış. Ayn Rand bunun komik tarafını görememekle kalmadı, aynı zamanda kendine gülmeye de ilkesel olarak karşı çıktı. (“Psikolojik olarak yapabileceğiniz en kötü şey, kendinize gülmektir. Bu, kendi yüzünüze tükürmek demektir.”) Şahsen, kendime gülmeyi seviyorum ve bunu yapan insanları da seviyorum. Kendine aşırı güvenen, narsist, kötü niyetli megalomanlar, yeryüzünde birlikte zaman geçirmekten hoşlandığım türden insanlar değiller ve Ayn Rand’ın felsefesi tam da bu tür eğilimleri teşvik ediyor. Çoğu insanın bu tür kitapları okumak istememesine sevinebiliriz, ancak aynı zamanda Rand’ın fikirleri Amerikan bilincine derinlemesine işlemiş durumda: onun söylemleri her yerde Cumhuriyetçi politikacıların ağzından çıkıyor. “Neoliberal” dönüş, sosyal ilişkileri aşındırdı ve başkalarının refahını hiçe sayarak, çıplak kişisel çıkarların peşinde koşmayı sakıncasız bir şey olarak kutsallaştırdı.
Öyleyse kapitalistler: Omuz silkip gidin! Dağlardaki vadilerinize çekilin ve istediğiniz kadar orada kalın. Tuvaletleri temizlemenin ve rahatınızı korumak için gerekli olduğunu keşfedeceğiniz diğer Kahraman Bireycilik eylemlerini gerçekleştirmenin tadını çıkarın. Atlas Silkindi’nin varsayımını gerçek hayatta deneyelim, yönetici sınıfı bir gecede ortadan kaldıralım ve kimin gerçekten önemli olanı ürettiğini ve dünyayı gerçekten ayakta tutan şeyin ne olduğunu görelim.
[Ç.N. COVID-19 kapanmaları sırasında, kuryeler, garsonlar, aşçılar, kasiyerler, çöpçüler, kanalizasyon işçileri gibi küçümsenen sıradan emekçilerin bir anda kahraman ilan edilmesi, zaten bunun cevabını vermiş değil mi? Kimsenin bu dönemde CEO’ların “çalışmasının” hayatın işleyişi için elzem olduğunu ileri sürdüğünü görmedim. Aynı zamanda, bütün övgülere rağmen, bu koşullarda bile işçilere doğru düzgün bir para verilmemiş olması da cabası.]

Bir Cevap Yazın