Bu yazının ilk versiyonu, 6 Şubat depremlerinden yaklaşık bir ay sonra, 2023 Mart’ında yazılmıştır.
Kaos. Öfke. Ambale. Sinir. Kafa karışıklığı. İntikam. Yorgunluk. Hüzün. Adalet. Hüsran. Çaresizlik. Kaçış…
Durmak bilmeyen bir bilgi akışı, bitmek bilmeyen fiyaskolar, sönmeyen acılar, unutulmuş sayısız adaletsizlik, gömülmüş nice hüsran, sürekli bir mücadele.
Ama o da ne? Hogwarts Legacy hakkında drama mı çıkmış? Vay be, neler demiş millet neler? Biraz bakayım, eğlenirim…
… bu ne yahu? Haftalar oldu, hala aynı tantana dönüyor. Yapacak daha iyi işleri yok mu? Ne kadar birinci dünya sorunu saçmalığı, ne kadar sağlıksız derecede online kişi davranışı.
… Kaos. Öfke. Ambale…
Ama ben de öyle değil miyim? Hayatımın büyük bir kısmı online uğraşlarla geçiyor. Popüler kültür öğelerini analiz etmeye sayısız saatimi verdim. Sanal alem benim için gerçekliğin bir parçası.
… Düşünme. İnceleme. Merak…
Sahi, artık Twitter üstünden siyasi savaşlar dönmüyor mu? Sosyal medyayı manipüle etmek için milyar dolarlar dökülmüyor mu? O zaman “gerçek” dediğimiz şey nedir? “Sanal” ile “gerçek” ayrımını artık yapabilir miyiz?
20. yüzyılın önemli filozoflarından birisi olan Baudrillard, yazdıklarını anlaması oldukça zor bir filozoftur. Pek çok Fransız düşünürün izlediği bir geleneği takip ederek, düşüncelerini olabildiğince anlaşılmaz bir şekilde ifade etmiştir. Zaten felsefe gibi pek çok kişinin zorlayıcı diye baktığı bir uğraşı, gereksiz yere daha da zorlaştırmıştır. Bununla da bitmiyor, sunduğu kavramlar doğru düzgün açıklanmadığı gibi, veya belki de tam da bu yüzden, bu kavramlar bazen çelişki içindedir. Bunun yanısıra, Baudrillard, kendi felsefesinin içinde kaybolmuştur. Yaşlandıkça garipleşmiş, daha da metafizik ve anlaşılmaz hale gelmiştir.
Baudrillard, 20. yüzyılın en büyük filozoflarından birisidir.
Bütün bu negatiflerin altında yatan bir cevher bulunmaktadır. Baudrillard, teknolojiyle gerçeklik algımız arasındaki ilişkiyi incelemiş ve çok provakatif iddialarda bulunmuştur. Baudrillard’a göre, içinde yaşadığımız gerçeklik, artık dünyanın gerçekte olduğu halden oldukça uzaklaşmıştır. Sosyal inşaalarımız sayesinde, gerçekle bağımız zayıflaşmış, hatta kopmuştur. Örneğin, Baudrillard, ’90larda yaşanmış Körfez Savaşı’nın aslında yaşanmadığını iddia ettiği bir yazı dizisi yayımlamıştır. “Körfez Savaşı Yaşanmadı” isimli bu yazılarda, savaş diye sunulan şiddet eylemlerinin yaşandığını inkar etmemiştir. Lakin medyanın savaş diye sunduğu şeyin aslında ABD ordusu tarafından yapılmış tek yönlü bir katliam olduğunu öne sürmüştür. Örneğin, Rick Roderick’in aktardığına göre, CNN, Patriot karşı füzelerinin Scud füzelerini vurduğunu defalarca ekranda göstermiş ve Amerikan ordusunun kuvvetinin, dünyanın diğer büyük süper gücü Sovyetlerin ürettiği Scudları nasıl da yok ettiğini sunmuştur. Lakin Roderick’in dediğine göre, vurulan Scud füzesi sadece iki tanedir. CNN, basitçe, bu görüntüleri tekrar tekrar yayınlayıp durmuştur.
Roderick’in savaş hakkındaki kendi araştırmaları oldukça ilginçtir. Baudrillard’ın tezine başta çok kinik diye bakan Roderick, zaman içinde, belki tamamen doğru olmasa bile, doğru bir noktaya parmak bastığını fark etmiştir. Örneğin, savaştan dönen bir pilotla konuştuğunda, pilot, savaşın oldukça heyecanlı geçtiğini söylemiştir. Bombaları yollamak için kullandıkları teknolojinin, küçüklüğünde oynadığı Arcade oyunlarına çok benzediğini de eklemiştir. Arcade’de oyun oynamaktan daha iyi bir pratik olmadığını belirtmiştir. Burada ne oluyor? Ortada bir savaş var fakat “savaşın içindeki” bir asker bile, onu bir teknolojik simülasyona, bir oyuna benzetiyor. Üstüne bir de, bir çocuk gibi, çok heyecanlı olduğunu söylüyor.
İş burada da bitmiyor. Kendisi de bir Amerikalı olan Roderick’in aktardığına göre, insanlar akşamları heyecanlı bir şekilde ekran başına geçip, Körfez Savaşı hakkındaki haberleri bir müsabakayı takip eder gibi izliyormuş. Günün sonunda bir askeri görevli çıkıp, şu kadar zaiyat verdik ama karşılığını şöyle katlarca ödettik. Böyle kazandık, şöyle süperiz, böyle mükemmeliz diye güzellemeler yapıyormuş. Maç sonrası açıklama yapan bir teknik direktör gibi.
Burada ne olup bitiyor? Nasıl oldu da savaş, yani insanlığı en derinden etkileyen olgulardan birisi, böyle bir şov haline geldi? Baudrillard, burada, simülasyon kavramına başvuruyor. Özetle, Amerikan ekranlarına yansıdığı şekliyle savaşın bir simülasyon olduğunu söylüyor. Baudrillard’ın “hipergerçeklik” diye adlandırdığı bir türden simülasyon. Hipergerçeklikte, gerçek ile simüle edilen ayrımını yapmak imkansızdır.
Baudrillard’ın simülasyon ve benzeri kavramlar üstüne yazdığı çok fazla şey var. Hatta bunları sınıflandırıyor bile fakat ben bu kategorizasyona girmeyeceğim. Bu yazı için yararlı veya gerekli olduğunu düşünmüyorum. Hatta tam tersine, gereksiz derece karışıklık yaratarak, yazıyı daha anlaşılmaz kılacaktır. Bunun yerine, gayet utanmaz bir şekilde, hipergerçekliğin dictionary.com’dan alıp Google Translate ile çevirdiğim tanımını veriyorum.
“hipergerçeklik: betimlediğini iddia ettiği gerçekliği çarpıtan ya da aslında gerçek bir varoluşa sahip hiçbir şeyi tasvir etmeyen, ancak yine de gerçekliği oluşturan bir görüntü ya da simülasyon ya da görüntüler ve simülasyonlar bütünü.”
Burada görüntü ile kastedilen şey, aslında sembollerdir.
Bu tanımı başka bir şekilde ele alırsak, şunu demektedir: elimizde bir gerçeklik var, bir de simülasyon veya gerçekliği temsil eden semboller var. Hipergerçeklikte, ya bu semboller veya simülasyon gerçeğin yerine geçmiştir ya da gerçeklik ile simülasyon/semboller arasında ayrım yapmak imkansızdır.
Bu açıdan baktığımızda, Baudrillard’ın Körfez Savaşı hakkında dediğini daha iyi anlayabiliriz. Ona göre, Amerikan halkının medya dışında körfez bölgesinde neler olup bittiğini öğrenebilecekleri bir yol olmadığı için, medyanın yarattığı gerçeklik, Körfez Savaşı’nın gerçekliğiydi. Lakin medya bir hipergerçeklik örneği olarak, Hollywoodlaştırılmış bir senaryo ortaya koymuştu. Bu hipergerçek senaryo, aslında körfez bölgesinde yaşananların önüne geçmiş ve Amerikan halkı için gerçekliğin ta kendisi olmuştu.
Hipergerçeklik Kavramının Artısı ve Eksisi
Önceden bahsedildiği üzere, Baudrillard, artık gerçeklik algımızın simülasyonlar tarafından tamamen bozulduğuna, gerçek ile simülasyon arasında ayrım yapmanın imkansız olduğuna inanıyordu.
Bunu bir noktada fazla abartılı, kinik ve modernite öncesi tarih konusunda cahil bir yaklaşım olarak buluyorum. Sonuçta, medyanın doğuşundan önce de insanlar hikayelerle ve anlatılarla sembol yapıları kurarak, gerçekliğin bir simülasyonunu yaratıyordu. İnsan doğrudan gerçekliğe ulaşımı olan bir canlı değildir. Duyularıyla etraftan bilgi alır ve kültürel olarak şekillenen öznel algılarıyla bu gerçeklik hakkında anlatılar oluşturarak onu kafasında bir mantığa oturtmaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında, sözcükler, kavramlar vb. şeyler sayesinde oluşturulan bu anlatılar, yani sembol yapıları, her zaman içi bir simülasyondur. Bunun örnekleri, halk hikayelerinde, mitlerde, tanrılar, ruhlar, tanrı-krallar hakkındaki efsanelerde vs. görülebilir. Bu temel açıdan, Baudrillard’ın çok yetersiz kaldığını düşünüyorum. Sembol yapılarının gerçekliğin yerine geçmesi olayını yeni bir şeymiş gibi aktarıyor fakat bu insanın dünyayı algılayış şeklinin her zaman için temelini oluşturuyordu.
Bununla beraber, hipergerçeklik kavramıyla, medyanın etkisi konusunda oldukça önemli bir noktaya değindiğini düşünüyorum. Şöyle düşünün: televizyonda, gazetelerde, sosyal medyada, internetin başka köşelerinde kaç tane haber ve hikaye görüyorsunuz. Bunlardan kaç tanesini bizzat doğrulayabilirsiniz veya bunları bizzat yaşamış birisiyle konuşabilirsiniz? %1’i bile değil, değil mi? O zaman, medyanın, sosyal medyanın, internetin size sunduğu bu şeyin ne derecede bir uydurma veya abartı yapı ne derecede aşağı yukarı gerçek olduğunu anlayabilirsiniz?
İşin diğer bir yanında, hipergerçekliğin temel bir özelliği, gerçek hayattan daha çekici olabilmesidir. Daha medyatiktir, daha sansasyoneldir, daha dikkat çekicidir. Gerçek olayları alarak dramatize eder ve bir tür realite şovuna dönüştürür. Bir nevi, gerçeklik hakkında yazılmış bir drama şovudur. Lakin bu şov gerçekliği de etkiler ve insanların kafasında gerçekliği temsil eder.
Bunun bir örneği, ’90lardan beri ABD’de suç oranının ciddi derecede düşmüş olmasıdır. 1993-2022 arasında soygun %74, ağır saldırı %39, ve cinayet / gönüllü adam öldürme %34 düşmüştür. Buna rağmen, ABD medyasında inanılmaz sansasyonel bir şekilde suç haberleri yapılmakta ve suçun şehirleri ve insanları kasıp kavurması hakkında anlatılar oluşturulmaktadır. Bunun sonucu olarak, ABD’de gittikçe fazla artan kişi suçun arttığını düşünmektedir. Hipergerçek medyanın sembol yapısı insanları derinden etkilemekte, onların zihninde gerçekliği oluşturmaktadır.
Bu anlattığım yaklaşımla bakıldığında, hipergerçekliğin pek çok örneği bulunabilir.
İnternet Gündemi
Önemli bir örnek, internetin ve popüler kültürün sürekli değişen gündemidir. Met Galası, Will Smith’in attığı tokat, Depp vs. Heard, Biden bunu dedi, Trump şunu yaptı, Rus e-spor takımlarına ayrımcılık yapılmış, Wizards of the Coast bilmem neyi değiştirmiş, Hogwarts Legacy hakkında savaş çıkmış… bunlardan kaçı gerçekten önemli? Yerli örnekleri katmadım bile. Lakin ne kadar çok anlamsız bilgi, anlamsız fikir, beynimizde yer işgal ediyor. Sırf popüler kültürün parçası olmak, hatta komik “meme” bakmak bile, insanı bu çerçöp bombardımanı içinde bırakıyor. Lakin gep gep gerilmeye gerek yok. Bir noktada insan bunu istiyor da. Hayatın banallığı ve kasveti içinde, bu olayları takip etmek insana daha ilginç geliyor. İnternetin yarattığı simüle gerçeklik, içinde yaşadığımız banal gerçeklikten daha renkli geliyor. Böylelikle, bu simülasyon, hayatımızın bir parçası haline geliyor. Will Smith’i veya Chris Rock’ı asla görmeyecek olsak bile, eğer umursamasak bu insanların neler yaptığı hayatımıza en ufak bir şekilde dokunmayacak olsa bile, bu ikisi arasındaki meseleyi duygusal bir anlam yükleyerek konuşabiliyoruz.
İşin diğer yanında, “sosyal adalet” diye adlandırılan konular hakkında tartışmalar artık yoğun bir şekilde internet üstünden gerçekleşiyor. Örneğin, Depp vs. Heard davası, sadece iki ünlü ve sağlıksız kişinin arasında olan bir şey olmaktan çıktı. Bir kadın hakları vs. erkek hakları davasına dönüştürüldü. Bunun üstünden sayısız tartışma yaşandı. Kapsamı biraz daha genişletirsek, internette yaşanan diğer kültür savaşları da var. Şu karakter siyah olmuş, bu karakter eşcinsel olmuş, bu durum niye iyi veya kötü vs. vs. Geek konulara ilgiliyseniz ve online olarak bu ortamlara bakıyorsanız, bu tarz konuşmalara tanık olmamış olmanız bayağı zordur. Bunlar bayağı kafa şişirici şeyler. Sürekli aynı konular temcit pilavı gibi tekrar tekrar ısıtılıyor, sürekli aynı argümanlar sunuluyor, sürekli aynı hırgür yaşanıyor. Bu sebepler dolayısıyla, insan bu konuları tamamen bir kenara atmayı ve bir daha üstüne düşünmemeyi seçebilir. Şahsen ben bunu yapıp yapmamam gerektiğini kendime sordum fakat bunu yapabileceğimi zannetmiyorum.
Bunların önemi fazla abartılmış bir sembol yapısı olduğunu biliyor muyum? Evet. Gerçek hayattaki ırkçılık, cinsiyetçilik, LGBTQ+ düşmanlığı ve diğer ayrımcılıklar çok daha ciddi meseleler. Lakin bu sembol yapılarındaki ayrımcılık ve bağnazlık da, gerçek hayatta sonuçları olmayan şeyler değil. Bunlar aracılığıyla ayrımcı söylemler ve görüşler yayılıyor. Bu da görmezden gelinebilecek bir şey değil. Başka bir deyişle, bu tartışmalar gereksiz derecede sansasyonel olsa da, Amerikalıların kimlik siyaseti üstüne odaklanmış olsa da, bu ülkedeki gerçek hayatı da etkiliyorlar. Hipergerçekliğin olayı da bir noktada bu zaten. Bir şeyin sansasyonel bir sembol yapısı olduğunu bilseniz bile, onu görmezden gelip “Aga ben sadece gerçeğime bakarım,” diyemiyorsunuz. Dediğim gibi, sembol yapıları sayesinde gerçekliği algılıyoruz ve ne kadar sansasyonelleştirilmiş olursa olsun, bunlar gerçek hayatı etkiliyor.
Hipergerçeklikteki Manipülasyon
Hipergerçeklik bundan çok daha korkutucu bir hal de alabiliyor.
Örneğin, deprem sonrasında, Twitter’ı yakından takip ediyordum. İnsanlar depremzedelerin konumlarını ve bilgi paylaşarak birbirine yardım ederken, paylaşımlar bir anda mülteciler ve yağmacılara yönelik öfke ve nefret seline boğuldu. Şiddet videoları büyük bir zevk içinde paylaşılmaya başlandı. Bu paylaşımları yayan hesaplardan birkaç tanesine baktığımda, şüpheli davranışlar içinde olduklarını gördüm. Organik bir değişimden öte, sistemsel bir hareket olabileceğinden şüphelendim.

Gördüğüm paylaşımlardan bir tanesini yukarıda örnek olarak verdim. Paylaşım herhalde raporlandığı için Twitter tarafından silinmiş ama bir şiddet videosu içeriyordu. Anonimliği korumak için isminin ön tarafını kararttım fakat isminin bir sürü sayıyla bittiği görülebiliyor. Bu da, otomasyon sonucu alınmış ve kitlesel bir hesap olduğunu, yani bot olduğunu düşündürüyor. Zira siz handle kısmında önceden alınmış bir isim kullanmaya çalışırsanız, Twitter bu sayıları otomatik olarak üretiyor. Bu yüzden, “low effort” dediğimiz hesapların birçoğunda bu sayılar vardır.
Bunun yanısıra, yapılan paylaşıma bütün popüler hashtag’lerin ve trending kelimelerin, oldukça anlamsız bir cümbüş halinde, doldurulduğunu görüyoruz. Sanki trending olması için, maksimum insana ulaşması için üretilmiş gibi. Bu, şüphenin iyice kuvvetlenmesine yol açıyor.

O zaman görüntülerini almadım ama birebir bu kelimeleri veya benzerlerini kullanan tonla paylaşım vardı. Bir tane örneğini daha yukarıda paylaştım. Bu sefer, sayılı bir handle yoktu ama geri kalan örüntü aynıydı. Hatta bu örüntüyü bir formüle bile dökebilirim.

Gördüğüm paylaşımlar yoğunlukla bu formülü takip ediyordu. Bu da bana, bu yağmacı veya mülteci nefreti paylaşımlarının, organik bir şey olmadığını düşündürttü. Aklıma her mülteci konusu açıldığında nefret saçan ve bundan siyasi çıkar elde eden oluşumlar geldi.
Kuvvetli bir şekilde olası görsem de, bu paylaşımları onlar mı çıkardı? Bilmiyorum. Büyük ihtimalle bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.
Bu paylaşımlar insanları etkiledi mi? Evet, bu paylaşımları izleyerek “rahatladığını” söyleyen kişiler var. Aynı zamanda, internet gündemini de bir süre meşgul etti ve insanların aklında yer etti. Mülteci nefretini körükledi.
Bu yağmacı olayı, depremden bahsedilirken bolca dile getirildi mi? Yine evet. Yağma olaylarının varlığı inkar edilemez ama miktarı ne kadardı? Hiçbir fikrim yok. Bu konuda yapılan hiçbir haberi, tarafı ne olursa olsun, gerek geleneksel medya gerekse sosyal medya olsun, güvenilir göremiyorum. İşin içinde çok fazla simülasyon var fakat öte yandan geleneksel ve sosyal medya dışında haber alma imkanım olmadığı için de, başka seçeneğim yok. Ulaşımımın tek imkanı, ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmediğim bu simülasyon ortamı. Bu durum, ister istemez, insanı belli konularda derin bir şüpheciliğe sürüklüyor.
Bununla beraber, işin daha doğrudan vahim bir yanı var. Bu nefret söylemi akımı Twitter’da yayıldığında, göçük altında konum paylaşan kişilerin paylaşımlarının arka plana atılmasına yol açtı ve büyük ihtimalle bu yüzden insanların ölümüne yol açtı. İnsanların içindeki öfkeyi ve tepkiselliği kullanan, bunun bir yere yönlendirilmesini sağlayan ve bu sayede insanların ilgisini çeken bu sansasyonel hipergerçeklik, ihtimalle depremzedelerin ölümüne yol açtı. İnsanlar o esnada bu şüpheli paylaşımları izleyerek ve paylaşarak rahatlamış olabilir fakat bunlarla etkileşerek öne çıkmalarına yaptıkları katkı, yardım için paylaşımda bulunan depremzedelerin arkaya itilmesine yol açtı. Bunu rahatlıkla söyleyebiliyorum çünkü kendim bizzat tanık olduğum bir şey. O esnada depremzedelerin paylaşımlarını öne çıkarmak için kendim de paylaşıyordum ve bu şüpheli etiketlerle ve şüpheli hesaplarca yapılan şiddet videoları vs. bir anda trending oldu ve depremzedelerin paylaşımları arka planda kaldı.
Sözün özü, şüpheli hesaplarca oluşturulan ve yayılan sansasyonel bir anlatı, oldukça ciddi bir durumda bu olayın kurbanlarının yardım ihtiyacının önüne geçti. Bu sayede gerçekliği etkiledi ve ihtimalle kimi depremzedelerin ölümüne yol açtı. Aynı zamanda, insanların bu felaketi algılama ve hatırlama şekillerini de değiştirdi.
Hipergerçek Hayat
Yukarıdaki örnekte, hipergerçek bir sembol yapısının gerçeklikle iç içe geçtiği bir durumla karşı karşıyayız. Bu noktada bu simülasyonu tamamen görmezden gelemiyoruz çünkü içinde yaşadığımız gerçekliği oluşturan şeylerden birisi. Yani, içinde yaşadığımız gerçeklik, aslında bir noktada hipergerçeklik oluyor.
Bu hipergerçekliğin ne kadar yaygın olduğunu, birkaç örnekle daha iyi anlayabiliriz.
- Her bir ünlünün hayatı, medyaya lanse edildiği haliyle, birer hipergerçeklik örneğidir. Bu ünlünün kişiliğinin ve hayatının ne kadarı gerçek ne kadarı simülasyon belirsizdir. Toplum önünde yaşanan bir simülasyondur ama aynı zamanda o kişinin hayatının gerçekliğini de oluşturmaktadır. Örneğin, Britney Spears’in zamanında yaşadığı sıkıntılı dönem hem onun gerçek hayatında yaşadığı sıkıntıların medyatikleştirilmiş bir kopyasıydı hem de Britney’nin gerçekliğinin bir parçasıydı çünkü medya ilgisi onun sıkıntılarının kaynağındaydı. Böylelikle, gerçeğin ve simülasyonun ayırt edilemez bir karışımı sunulmaktadır. Belki bu ünlülerin kendisi bile, kendi hayatlarının ne kadarı medyada oluşturulmuş bir şov ne kadarı gerçek bilmiyordur.
- Reklamlarla oluşturulmuş algılar hipergerçeklik yaratmaktadır. Aldığımız ürünlerin sadece işlevsel olması bize yetmez. Reklamın oluşturduğu gerçeklik algısını takip ederek, reklamdaki gibi hissetmek isteriz. Aldığımız tişört “Bizi ifade etsin,” isteriz. Satın aldığımız oyun “Gerçek oyuncular” içindir ve biz gerçek bir oyuncuyuzdur, değil mi? Satın aldığımız parfümse, başkalarına çekici görünmemizi sağlayacak ve “bizim” olan bir kokudur. Böylelikle, gerçeklik simülasyonu takip eder ve simülasyonun kendi gerçekliğiyle ondan önceki gerçeklik birbirine karışarak, hipergerçekliği yaratır. İnsanların reklamların yarattığı simülasyondan ayrı bir gerçekliği yoktur.
- Herhangi bir şey artık “sadece internet tepkisi” denilerek geçilemez hale gelmiştir. İnternette, simülasyon mu gerçek mi olduğu bilinmeyen tepkiler, gerçek hayatı etkilemektedir. Örneğin, internet kampanyaları, 2016’da Donald Trump’ın seçilmesinde büyük rol oynamıştır. Sanal alem sayesinde, simülasyon ve gerçeklik artık birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlanmıştır ve bunun geri dönüşü yoktur.
- Borsa bir hipergerçeklik üstünden hareket etmektedir. Yeterince kişi bir hissenin artacağına inanırsa, o hisse artabilmektedir. Yeterince kişi bir hissenin düşeceğine inanırsa, o hisse düşebilmektedir. Bu noktada, hisselerdeki değişimin ne kadar gerçek sebeplerle ne kadar simüle sebeplerle olduğu genellikle anlaşılamamaktadır. Hatta, işin daha ötesinde, hisse hareketlerinin birçoğu, gelişmiş bilgisayar programları tarafından otomatik olarak gerçekleştirilmektedir. Bu bilgisayar programları, gerçek dünyadaki değişimlerin taklit edildiği simülasyonlarla çalışmaktadır. Hisseleri etkileyebilecek olan, büyük küçük her gelişme, onlara yüklenmektedir. Bu simülasyonlar ardından gerçeği etkilemektedir ve onların bu etkilemesi sonucu aslında gerçeklik de değişmektedir.
- GSYH ve toplumsal refah arasında birebir bir bağlantı olmasa da, ülkeler de, şirketler de, “uzmanlar” da, böyleymiş gibi davranır. GSYH ekonomik performansı ölçen nihai sembol olarak kabul edilir. Bu sebeple, GSYH istenilen kadar artmadığında bir panik insanları sarar. Bu da yatırımcıların davranışlarını etkileyerek ekonominin daha kötüye gitmesine gerçekten yol açabilir. Oysa GSYH’nin oluşturduğu ekonomi tablosu, gerçek ekonomik tablonun sadece belli bir ideoloji doğrultusunda oluşturulmuş bir kopyasıdır. Bu açıdan, yine, simülasyon gerçekliği etkilemekte ve kendi gerçekliğine göre değiştirmektedir.
Bu örneklerin ne derece hipergerçeklik olduğu tartışılabilir. Dediğim gibi, Baudrillard’ın kullandığı tanımlar ve kavramlar karmaşık ve hatta sorunlu şeyler. Aynı zamanda, Baudrillard’ı yalayıp yuttuğumu iddia etmiyorum. Ancak üstünde durmak istediğim nokta, sansasyonel sembol yapılarında anlatılan hikayelerin gerçekliği etkilediğidir. Bu açıdan, verdiğimiz örnekleri inceleyebiliriz.
- Ünlünün hayatı medyadaki simülasyonu tarafından etkilenmektedir. Simülasyon gerçekliği etkileyerek onun bir parçası haline gelmiştir.
- Reklamların oluşturduğu algılar, insanları, yani gerçekliği değiştirmiştir ve değiştirmektedir.
- İnternet tepkileri, suni olsalar bile, gerçekliği etkiledikleri için bu sunilik artık gerçekliğin bir parçasıdır.
- Borsada suniliğin gerçek etki yaratması onun bir içkin özelliğidir. Gamestop hissesinin artışı bunu ayyuka çıkaran bir örnektir.
- GSYH, ekonomiyi temsil ediyor diye kabul edildiği için, ekonomiyi temsil eder hale gelmiştir. Gelir eşitsizliği, hayat kalitesi, doğaya verilen zarar, hatta ekonomik üretimin faydası gibi konuları ölçmediği halde, neoliberal ideoloji o bunu temsil ediyormuş gibi davranır. Bu yüzden de gerçekliği etkiler.
Bu açıklamalarla, demek istediğimin daha iyi anlaşıldığını umuyorum. Lakin şunu da belirteyim: hipergerçeklik mevzusuna Baudrillard kadar kinik bir şekilde yaklaşmıyorum. Aynı zamanda, onun aksine, eskiden gerçekliğe aşağı yukarı doğrudan bir ulaşımımız olduğunu da düşünmüyorum. Dikkat çekmeye ve üstünde durmaya çalıştığım şey, geleneksel ve sosyal medyada kullanılan sembol yapılarının sık sık oldukça sansasyonel ve dramatize edilmiş, aynı zamanda manipüle edilmiş, gerçeklik temsilleri olduğudur; bu temsillerin pek çok kişinin aklında gerçekliğin yerine geçtiği ve bu yüzden gerçekliği etkilediğidir.
Son olarak, bunun klasik bir örneği sokak röportajlarıdır. Medya bu formattaki videoları “halka inmek” olarak aktarsa da, bariz bir şekilde en çok ilgi çeken sokak röportajları en çok tepki çekenlerdir. Bu yüzden gerek medya kurumlarında olsun gerek Youtube’da olsun, bu röportajları yapan kişilerin, insanlardan en çok tepkiyi çekecek şekilde sorular sormaları ve aynı zamanda yaptıkları röportajlar içinden özellikle bu tarz vakaları paylaşmaları için çok büyük bir sebepleri var. Oysa bu bariz dramatizasyon ve sansasyonellik biasına rağmen, Türkiye’de çoğu kişi bu sokak röportajlarını “gerçeğin kendisi” olarak alıyor.
Hipergerçeklik, en zararsızdan en zararlıya, en vasattan en trajediğe, hemen her konuda gerçekliği etkilemektedir. Bir nevi, anlatıların gücünü ve nelere kadir olduğunu göstermektedir. Her türüyle medya da, bir tür anlatı oluşturma makinesi değil midir? Sonuçta, doğrudan gerçekleri kullandığında bile, hangi gerçeklerin gösterileceği ve hangilerinin gösterilmeyeceği bir seçimdir ve anlatılan hikayeyi temelden etkilemektedir.
Kapak Resmi: Digital Photography School

Bir Cevap Yazın