Shingeki no Kyojin’in Kimlik Krizi: Bir Düşüşün Analizi

Shingeki no Kyojin.

Bu serinin ismini onlarca, hatta belki de yüzden fazla kez bu sitede yazmış olmalıyım. Bir dönem, kurgusal incelemelerimin merkezine oturdu ve beni içine girdap gibi çekti. Nadiren bir kurgudan bu kadar çok zevk ve tatmin aldığım olmuştu. Lakin, pek çok hayran gibi, ben de, serinin sonuyla beraber anlatısal olarak bir şeyleri yerine oturtmakta zorlandım. Bu o kadar karışık bir hale geldi ki, bir noktada seri bir başyapıt mı yoksa çöplük mü diye gidip geldim. Aradan bir seneyi aşkın zaman geçmesine rağmen, ne anlattığından hala tam olarak emin değilim çünkü o sayfalar her şeyi değiştirdi.

Nasıl değiştirmesin? Anime ve manga tarihinde, belki de kurgu tarihinde, böyle bir fiyasko ne okudum ne de duydum. Bir yazar, bitirdiği bir eseri, küçücük bir değişiklikle, tamamen değiştirdi, ve önceki açıklamayı paramparça etti. Eğer seri hakkındaki o ana kadar yazdıklarıma bu kadar duygusal yatırım yapmış olmasaydım ve yazılarımı okuyanlara karşı bir sorumluluk hissetmiş olmasaydım, belki de cilt finalini yorumlamak için bu kadar zaman harcamazdım. Bu sorumluluğu hissettim çünkü yazılarımı takip eden okuyucuların fikrimi bilmek isteyeceğini düşünmemin yanısıra, “Faşist bir seriyi mi övdüm?” düşüncesi beni rahatsız etmişti.

Yukarıda küçük bir yalan söylemiş olabilirim. Seri sonuna bu kadar odaklanmamın önemli diğer bir sebebi, onu açıklama isteğimdi. Bu kadar sevdiğim ve o ana kadar belli temaları bağlayarak gelmiş bir seri, bir anda tutarsız ve açıklanamaz bir hale gelmişti. Bu beni derinden rahatsız etti. Bu yüzden, o zamandan beri arada “Bir tane daha yazı yazsam mı?” diye düşünüyorum. Lakin serinin bitiş şeklinin, açıkçası, terbiyesizliği, bir okuyucu ve yorumcu olarak saygısızlık olarak gördüğüm bir şeydi ve beni bundan alıkoydu. Diğer bir sebebi, üst üste çok fazla Shingeki no Kyojin yazısı yazdığım bir dönemden sonra, biraz uzak kalma isteğiydi. Yeterince zaman geçmiş olmalı ki bu yazıyı yazıyorum ve aklımda seriyi açıklayabilecek bir yorum var.

Başlık resmi: rainonmeart

[Bu yazı, Shingeki no Kyojin mangasının tamamından spoiler içermektedir.]

Kimlik Krizi ve Trajedi

Serinin sonu, tekrar belirteyim, tam olarak nedir bilmiyorum çünkü bence serinin yeterince kuvvetli bir şekilde tutarlı bir açıklaması yok. Belki de işin en rahatsız edici noktası bu çünkü faşizan olduğunu doğrudan gösterebilseydik, en azından buna odaklanır ve seriyi o açıdan yorumlardım. Serinin insanlık ve dünya hakkındaki önermelerine bu açıdan cevap verirdim. Lakin bunu da net bir şekilde diyemiyoruz çünkü faşizm karşıtı yanları da var. Bu da, bence, Shingeki no Kyojin’in temelindeki bir şeye değiniyor: serinin kimlik krizi.

Örneğin, diğer bir yazımda bahsettiğim gibi, Schmittçi bir açıdan faşizan bir anlatı sunuyor gibi göründüğü yerler var. Başka etnik grupların bir suçu olmamasına rağmen savaşın kaçınılmaz olması bunu destekliyor. Lakin o zaman neden diğer grupların çektiklerine bu kadar vurgu yapılıyor? Neden savaş kaçınılmaz bir şey olarak sunulsa bile, bu kadar kötü bir şey olarak gösteriliyor? Bunlar tam anlamıyla “onaylayıcı” denebilecek şeyler değil.

Öte yandan, seri faşizan değilse, neden etnik grupların birbirleriyle çatışmaları kaçınılmaz ve bu kadar yok edici olarak sunuluyor? Neden insanlık sürekli olarak bir kabilenin başka kabileleri bastırdığı bir grup vahşi olarak gösteriliyor (devler çıkmadan önce bile böyleler)? Neden şiddet döngüsü ve dev döngüsü sürekli bir şekilde devam ediyor?

Bu sebepler dolayısıyla, seriye ne tam anlamıyla faşizan ne de tam anlamıyla faşizan-olmayan diyebiliyoruz. Birbiriyle çelişen anlatılar sunuyor.

Nihilist Kadercilik

Bunları demiş olmakla beraber, bir yorumlama şekli, bir noktaya kadar bu çatışmaların üstesinden geliyor. Daha doğrusu, onları tam anlamıyla cevaplamasa bile, daha bütüncül bir anlatı sunuyor. “Nihilist kadercilik” dediğimin bu yorum şeklinin birkaç önermesi var.

  • Kader diye bir şey vardır ve bu değiştirilemez.
  • İnsan türü aşırı şiddetli bir türdür.
  • Kimi insanlar, grupları bu şiddet döngüsünün dışına çıkarmaya çalışsa ve bir noktaya kadar bunu başarsalar da, bu nihai olarak başarısız olacaktır çünkü insan doğası değiştirilemez.
  • Buna rağmen, bunu deneyen kişiler olması kaçınılmazdır çünkü bu onların kaderidir.

Bu kabullere baktığımızda, bunların seriyi daha bütüncül bir şekilde yorumlayabildiğini görüyoruz. Daha önceki yazılarımda ortaya attığım kimi soruları da cevaplayabiliyorlar.

Örneğin, geleceğin değiştirilemez olması, Eren’in gördüğü görülerin neden değiştirilemez olduğunu açıklıyor. Aynı zamanda, Armin ve tayfasının neden başarısız olduğunu da açıklıyor.

İnsan türünün aşırı şiddetli bir tür olması ve bunun değiştirilemez olduğu kabulleri, seride gördüğümüz her şeyi onaylıyor. Neden titan döngüsü öncesinde bile insan türünün tamamen şiddetli bir grup olarak gösterildiğini açıklıyor. Neden titan döngüsünün ortaya çıktığını açıklıyor. Titan döngüsü bittikten sonra bile insanların neden savaşmaya devam ettiğini açıklıyor. Aynı zamanda, sembolik olarak, serinin sonunda neden titan döngüsünün tekrar başladığını açıklıyor.

Son olarak, bu döngünün dışına çıkmaya çalışan kişiler olması ve bunun nihai olarak başarısız olması, Armin ve diğerlerinin mücadelisini açıklayabiliyor. Seri boyunca gördüğümüz pek çok birey, bu döngünün dışına çıkmaya çalıştı. Bunu neden denediler? Isayama doğrudan bir cevap vermiyor fakat bunu Eren’in kendi kişiliği hakkında öne sürdüğü açıklamada bulabiliriz.

Eren: Bence… biz böyle doğmuşuz. Sadece ilerlemeye devam ediyorum.

“Biz böyle doğmuşuz.”

Bu, kritik bir açıklama. Şimdi, Shingeki no Kyojin, tarihsel koşullara ve sosyal koşullamaya önem veriyor. Örneğin, Marleylilerin, Paradis Adası’ndakilerden nefretini bu sosyal koşullama ile açıklıyor. Lakin Eren gibi kimi bireylerin daha farklı olmasınının sosyal şartlama dışında bir sebebi olduğuna da işaret ediyor. Ne de olsa, Eren, küçüklüğünden beri özgürlüğün peşinden giden ve bu uğurda başkalarını öldürebilen birisi oldu. Dev olayları olmadan önce bile, Mikasa’yı kurtarmak için birilerini öldürmesinden bunu görüyoruz. Aynı zamanda, Grisha’nın onu şartlamadığını da seride gördük. Yani Eren’in böyle olmasının, seri içinde, sosyal şartlamayla açıklanabilecek bir yanı yok. Bu yüzden, Eren “Biz böyle doğmuşuz,” diyor.

Bunu, genetik bir determinizm olarak görenler olabilir fakat bu noktada tam olarak emin değilim. Evet, bu açıklama yazarın kendi fikri olabilir fakat Eren, basit bir şekilde, kendi bilgisi dahilinde konuşuyor da olabilir. Yani aslında aslında başka etkenler olsa bile, Eren bunların farkında olmayabilir. Örneğin, özgürlük tutkunluğu, surlar içinde doğmuş ve büyümüş bir birey olmasından kaynaklanıyor olabilir. Sonuçta özel bir şartlama olmasa bile, kimi kişiler, aynı olaylara farklı tepkiler verir. Lakin bu noktada, bu açıklama, yazarın genetik indirgemeciliği mi, yoksa daha karmaşık bir şey mi, bilemiyoruz.

Yukarıda yapılan açıklamanın, aynı şekilde, barış arayan bireylere de uygulanabileceğini söyleyebiliriz. Basit veya karmaşık sebepler dolayısıyla, kimi bireyler, “doğaları gereği” barış arar.

Kenny: Gördüğüm her bir kişi aynıydı. İçki de olsa, kadınlar da olsa, tanrı bile olsa.

Kenny: Aile, kral, rüyalar, çocuklar, güç…

Kenny: Bir şeyle sarhoş olmadıkları zaman devam edemiyorlardı. Hepsi… bir şeye köleydi.

Yani, barış arayan bireylerin köle olduğu şey, barış isteği oluyor. Burada, bu kaderci bakış açısının, Eren’in son anlarını açıklayabildiğini de görüyoruz.

Grisha: Eren. Bu senin ismin.
Eren: Neden bilmiyorum fakat… yapmak istedim… zorundaydım…
Grisha: Eren, sen özgürsün…

Eren, bu noktada, özgürlük arayışının kendi “kölesi olduğu şey” manasına geldiğini ve asla özgür olamayacağını fark ediyor. Bu yüzden, onun anladığı şekliyle, özgürlüğün imkansız olduğunu görüyor. Yani, ömrü boyunca peşinde koştuğu ideal imkansız bir şeydi. Bu yüzden verdiği savaşın hiçbir anlamı yoktu. Ancak bunu bir noktada fark etmiş olması bile Eren’i durdurmadı “çünkü bu onun doğası.” İşin en büyük ironisi de burada.

Bu sebepler dolayısıyla, serinin cilt finalinin oldukça kaderci ve nihilist bir son olduğunu söyleyebiliriz. Bu noktada, Isayama’nın bir röportajından şu sözleri hatırlamak yararlı olacaktır.


Röportajcı: Isayama-san, Shingeki no Kyojin’in sizin değerlerinizi yansıttığını düşünüyor musunuz?

Isayama: Bence benim “bir şeyleri yok ederek” kendimi ifade etmemi yansıtıyor — medeniyeti yok etmekten veya insanlığı imha etmekten değil fakat “dünyayı tepetaklak etmekten” bahsediyorum. Zannedersem Minoru Furuya’nın işlerinden etkilendim. Özellikle Shingeki no Kyojin’in sonu, tamamen bir şeyleri yok etme arzumu yansıtıyor.


Aynı zamanda, şu sözler de yararlı olacaktır.


İşin sonunda, serinin neyin “iyi” neyin “kötü” olduğu konusunda bir yargıya vardığını düşünmüyorum. Örneğin, Furuya Minoru’nun “Himeanole” hikayesini okuduğumda, sosyal normlar altında, toplumun hikayedeki seri katili affedilemez olarak göreceğini biliyordum. Ancak hayatını ve arka planını göz önüne alınca hala merak ettim, “Bu onun doğası idiyse, suçlayacak kişi kim?” Hatta şunu bile merak ettim: “Bir katil olarak doğmamam sadece bir tesadüf mü?” Kesinlikle başaramadığımız şeyleri “çaba eksikliğine bağlı bir hata” olarak değerlendiririz ve bunda bir acılık var. Öte yandan, bir fail için, “Bu hale gelmemin sebebi çabalamamam değil,” demenin bir tesellisi var. Bu koşullar altında kurbanın hislerinin önemli olduğunu inkar edemeyiz. Ancak sorunun kökenini değerlendirirsek, “Doğru olan nedir?” sorusunu yanıtlamak yerine, başka çalışmalar ve felsefelerden esinlenmek ve bu anlar sırasındaki hislerimi doğrudan bir şekilde yansıtmak – bence Shingeki no Kyojin’in sonu buna benzeyecek.


Bunların üstüne, bir de şu sahneyi tekrar bir hatırlayalım.

Annie: Gerçekten sana bu kadar iyi birisi gibi mi görünüyorum?
Armin: “İyi birisi” mi? Ben… gerçekten bu ifadeyi sevmiyorum. Yani… bu sadece sana faydalı bir şekilde davranan birisine verdiğin bir isimdir. Hiç kimsenin herkese faydalı bir şekilde davranabileceğine inanmıyorum.

Serinin yaratıcısının, seride insanlık hakkındaki en iyi gözlemci karaktere bunu söylettirmesi boşuna değil. Bütün bunlar bir arada ele alınınca, şunları söyleyebiliriz.

Isayama, seride, kaderci ve nihilist bir yaklaşımı savunuyor. İnsanların ahlaki değer yargılarını tepetaklak etmeyi, başka bir deyişle bu konudaki değer yargılarını yok etmeyi amaçlıyordu. Bunu yapmak için, dünyanın %80’ini yok eden bir soykırımcının neden “bunu yapmak zorunda kaldığını” gösteren bir seri yazdı.

Isayama, seride, kendisini ahlaki değer yargılarının “üstünde” konumlandırıyor. Ahlaki yargıları tamamen göreli olarak görüyor ve bunları öyle sunuyor. Bu yüzden seriyi yazarken, belli bir “ahlaki sona” bağlama ihtiyacını içten gelen bir şekilde hissetmemiş olmalı (bunu, sonradan göstereceğim üzere, sonradan hayranların düşünceleri gereği yapmayı deniyor fakat bu haliyle serinin sonu içine sinmiyor).

Isayama, bunları yapabilmek için, öncelikle bize seveceğimiz karakterler ve önemseyeceğimiz çatışmalar ile davalar sundu. Ardından kendince bunların yapıçözümünü yaparak, onların aslında içinin boş olduğunu göstermeyi denedi.

Trajedinin Trajedisi

Bu açıklama, Isayama’nın planladığı şekliyle orijinal sonun neden bu kadar yıkıcı olduğunu açıklayabiliyor. Röportajlardan anladığımız kadarıyla, Isayama aslında orijinal olarak yıkıcı bir son planlıyormuş (bkz:Bessatsu Shōnen 2017 röportajı) fakat hayranların hissiyatını ve serinin popülerliğini düşününce bunu değiştirmiş. Serinin dergi sonuna ve cilt sonuna baktığımızda, dergi sonu daha iyimserken, cilt sonunun inanılmaz derecede yıkıcı olduğunu görüyoruz. Bugüne kadar okuduğumuz bütün mücadelelerin başarısız olduğu manasına geliyor. Bu yüzden, cilt sonunun aslında Isayama’nın planladığı orijinal sona daha yakın olduğunu söyleyebiliriz. Bu açıdan, Shingeki no Kyojin’in hikayesinin bir trajedi olmasının amaçlandığı söylenebilir.

Bunları demiş olmakla beraber, önceki sonu sadece birkaç sayfa ekleyerek değiştirmek, kesinlikle bunun için izlenecek yol değildi. Serinin mesajını tamamen değiştirmesinin yanısıra, bunu oldubittiye getirdi. Başka bir deyişle, anlatısal olarak, bunları hikayeye yedirmenin yanına bile yaklaşmadı.

İşin diğer yanında, Shingeki no Kyojin, nihilist ve mutlak ahlaki görelilikçi tutumunu yeterince iyi bir şekilde anlatamıyor. Armin’in, Zeke’in ve Kenny’nin sarf ettiği birkaç laf ve serinin sonuna eklenen birkaç sayfa haricinde, serinin anlatısının nihilist bir şekilde ilerlediğini görmüyoruz. Zaten bu yüzden, son eklenen birkaç sayfaya kadar, seriyi hemen hiç kimse bu şekilde yorumlamadı. Evet, insanların ahlaki değerlerinin içinde bulundukları koşullara göre şekillenndiğini gösteriyor. Evet, ahlakın siyah-beyaz olmadığını gösteriyor. Lakin seri içinde yapılan öldürmelerin ahlaki olarak bir noktada yanlış olduğu mesajının dışına asla çıkılmıyor. Bunlar hep bize aşırı şiddetli ve trajik şeyler olarak sunuluyor. Bunu, belki de, en iyi şekilde serinin baş karakterinde görüyoruz. Eren, dünyanın %80’ini yok ederek dünyasındaki en büyük katliamı yaparken bile, bunun iğrenç bir şey olduğunu bilerek yapıyor. Hatta bu onu o kadar travmatize ediyor ki, zihni kendini korumak için çocukluğuna geri dönüyor.

Belki de serinin en büyük kimlik krizi bu noktada yaşanıyor. Bir yandan, nihilist bir tutumla ahlakın göreli olduğu ve insan türünün şiddete mahkum olduğu söyleniyor. Diğer yandan, bize bu şiddetin ne kadar korkunç ve yanlış bir şey olduğu gösteriliyor. Eğer ahlak göreliyse, bu neden yanlış olsun? Eğer ahlak göreli değilse, neden nihilist bir tutum izleniyor?

Bütün bu sorular ve serinin acele ettirilmiş ve değiştirilmiş sonu, bu trajedi hikayesini kendi içerisinde bir trajedi haline getiriyor. Serinin şiddet konusundaki çelişkili tutumu da bunu cilalıyor. Bir yandan şiddetin ve nefretin ne kadar aşağılık ve kötü bir şey olduğu gösteriliyor, öte yandan onu olumlayan bir anlatı sunuyor. Biraz açarsak, serinin çelişkileri şu temellere dayanıyor.

  1. Ahlaki nihilizm, ahlakın tamamen göreli olduğunu söyler.
  2. Shingeki no Kyojin, ahlakın tamamen göreli olduğunu söylüyor.
  3. Seri, aynı zamanda, insan türünün şiddet dolu olduğunu ve bunun değiştirilemeyeceğini söylüyor.
  4. Bununla beraber, Shingeki no Kyojin, bu şiddet döngüsünün ne kadar kötü ve trajik bir şey olduğunu anlatıyor.
  5. Shingeki no Kyojin, dolayısıyla, bir ahlaki yargıda bulunuyor ve kendi mesajıyla çelişiyor.
  6. Bunun bir uzantısı olarak, seri kendisini şiddet kullanımının ahlaki meşruiyeti sorusunun üstündeymiş gibi konumlandırsa da, aslında şiddetin kötü bir şey olduğu yargısında bulunduğu için, bu mesafeyi de sağlayamıyor. Yani, şiddeti “sadece bir olay” olarak sunmak yerine, onu trajikleştirdiği ve ona bir ahlaki değer yargısı atfettiği için, şiddetin meşruiyeti sorununu sadece “göreli bakış açılarından” oluşan bir şekilde sunamıyor
  7. Bu da, serinin, şiddetin meşruiyeti sorununu ele alması gerektiği manasına geliyor. Lakin seri bu sorunun “üstünde” konumlanmaya çalıştığı için, bunu yapmıyor. Bu da, seride bir boşluğa yol açıyor.

Sözün özü, Shingeki no Kyojin, nihilist olmaya çalışıyor ama bunu düzgün bir şekilde beceremiyor. Bunun yüzünden, şiddet sorunu hakkında ne söylemek istediğine karar veremiyor.

Sözün özünün de özü, bir şeyin kötü olduğunu söyleyip/gösterip, ardından ahlaki değer yargılarının üstündeymiş gibi davranamazsınız.

Bu problemler, seri oldukça ilginç temaları işlemiş veya işlemeyi denemiş olsa da, neden anlatısının işin sonunda çelişkili ve içinden çıkılmaz bir hikaye sunduğunu açıklayabiliyor. Bu çelişkiler, seri felsefi olarak yetersiz kaldığı için mevcut. Serinin kendisini üstüne kurduğu sorunlar, felsefi olarak yeterli bir şekilde ele alınmadığı için, bunlar yazarın çelişkili anlatılar sunmasına yol açıyor. Üstüne bir de sayfa ekleme olayı eklenince, serinin trajedisi büyüyor.

Açıkçası, seri, şiddet sorunu ve etnik gerginlikler gibi konuları ele almamış olsa, “En azından denedin,” diyebilirdim. Ama günümüz için bu kadar önemli ve hassas konuların bu kadar eksik ve tehlikeli bir şekilde ele alınmış olması, bunu dememi bile engelliyor. Lakin en azından kendimi şöyle teselli ediyorum: serinin sonu o kadar tepki çekti ki, herhangi bir zararlı mesajı vardıysa bile, hemen hiç kimse buna dikkat etmeyecektir.

3 responses to “Shingeki no Kyojin’in Kimlik Krizi: Bir Düşüşün Analizi”

  1. Merhaba;

    Kimlik krizi mevcut mu? Bilmiyorum. Ancak psikolojik sebepler daha ağır basıyor seriye. Başka bir anime ile kıyaslayarak ne demek istediğimi daha iyi anlatabilirim.

    Öncelikle erenin neden böyle bir kimliğe sahip olduğunu anlamamız gerekir. Mikasa ve ailesi 3 haydut tarafından saldırıya uğradıktan sonra eren küçük yaşta 2 haydutu öldürüyor. Üçüncü haydut Eren’i boğarken eren mikasaya şu cümleleri söylüyor:
    Eren: savaş, savaş. Kaybedersen ölürsün. Kazan ve yaşa. Savaşmazsan kazanamazsın.

    Eren’in tüm seri boyunca referans aldığı husus burada saklı. İlk sezon finaline geldiğimizde eren annie ile savaşırken “tüm dünyayı yok edecem” diyordu.

    Yani demem o ki; eren küçüklük yaşında geçirdiği travmatik olay onun karakterini bu denli psikopat bir kişiliğe dönüştürdü. Önce nefretini titanlara yöneltti, ardından diğer insanlara.

    Shoukoku no Altair animesinin ana karakteri Mahmut paşa, aynı eren gibi çocukluğu travma ile geçmiştir. Köyü düşmanlar tarafından yok edilmiş ve tek sağ kalan kişi olmuştur. Büyüdüğünde ise her zaman savaştan nefret etmiş ve sorunları diplomasi yoluyla çözme niyetinde olmuştur. Mecbur kalmadıkça savaşmayı reddediyor. Erende ise ilk seçenek savaş olmuştur. Bir tarafta sağlıklı bir psikoloji mevcutken diğer tarafta sosyopat bir eren var.
    Reiener söylüyordu herhalde. Foundation Titan en son olması gereken kişinin elinde diye. Haklı.

    Bence seride bir kimlik krizi yok. İlk bölümlerde neyse finaldede o oldu.

    1. Merhaba. Dedikleriniz işin bir başka yanı fakat benim bahsettiğim “kimlik krizi” temasal açıdan serinin ne anlatmak istediğinin tam anlaşılamaması. Hem bu yazıda hem de önceki yazılarımda farklı yorumların neden geçerli olabileceğini ama hiçbirisinin seriye tam oturmadığını kendi bakış açımdan belirttim.

      1. Siz eseri sosyolojik ve felsefik olarak değerlendiriyorsunuz. Yaptığınız haklı eleştiriler takdire şayan. Ancak yazar hajime isiyama ne olgunluk döneminde, ne sosyoloji bilim dalında uzman, ne de felsefede uzman bir kişi değil. Kendisini çizimde geliştirmiş bir kişi. Kendi yüzeysel dünya görüşünü kendi eserine yansıtmış bir kişi. Bu kadar popüler olmuş bir seri olması sizi derinlemesine inceleme hissiyatı doğuruyor, bunu anlıyorum. Ancak bu kadar derinlik içermediği hususunda kendimce eminim. Yukarda bahsettiğiniz gibi, seri bir noktadan sonra kendisiyle çelişmekte. Şiddetin meşruiyetini sorgulatmanız bile bu yazının kıymetini ortaya koyuyor.

Bir Cevap Yazın

Ötegezen sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin